Bir antropolog neden Bosna futbol kültürüne ilgi duyar? Cevabı burada.

For English: Click here


22 Haziran 2014 Pazar

Bosna Ulusal Futbol Takımı ve takımın arkasındaki destekle ilgili 3 + 1 makale

Dün geceki Nijerya - Bosna maçından sonra Bosna-Hersek Ulusal Futbol Takımı Brezilya 2014'e veda etti. Bosna  için İran maçı prestij maçından başka bir şey olmayacak.

Haziran ayında Bosna futbolu ve ulusal takıma verilen destekle ilgili üç makale yayınlandı.

Bunlardan ilki Simon Kuper'in Financial Times'ta 6 Haziran 2014 tarihinde yayınlanan "Bosnia and Herzegovina's World Cup Debut" (Bosna-Hersek'in Dünya Kupası Sahnesine Çıkışı) başlıklı yazısı. Kuper bu yazıda Bosna-Hersek futboluyla ilgili bilinmeyenleri anlatmıyor, bilinenleri kendi gözünden aktarıyor. Bu yazı için Bosna'da üç gün kalan Simon Kuper, kendi gözüyle Bosna'daki durumu özetliyor ve "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" başlıklı efsane kitabın yazarının gözünden Bosna futbolunu okumak ayrı bir keyif. Yazı İngilizce.


Bilinir ki, sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz. Kuper'in yazılarının bu kadar keyifli, zihin açıcı olmasının nedeni de bu zaten: İlgi alanının sadece futbolla sınırlı olmaması. Nitekim Kuper Bosna'dayken boş durmamış ve Bosna'da bulunduğu süre içinde bir yazı da Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olan Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın vurulmasının 100. yılı üzerine "Sarajevo: The Crossroads of History" (Saraybosna: Tarihin Kavşakları) kaleme almış.

Bu yazının başlığında bahsedilen 3+1 makaleden +1'i de bu makale.
İkinci makale ise genç bir gazeteci kardeşimize ait: Fatih Saboviç. Soyadından da anlaşılacağı gibi Boşnak kökenli bir kardeşimiz ve Bosna-Hersek taraftar grubu BH Fanaticos lideriyle çok güzel bir röportaj yapmış. Yazı "Boşnak, Hırvat, Sırp Omuz Omuza" başlığıyla Hürriyet'te Nijerya-Bosna maçından bir gün önce 20 Haziran 2014'te yayınlandı.  Fatih de aynı Kuper gibi, futboldan başka bir çok konuya duyarlı, takip edilmesi gereken bir genç gazeteci. Sanırım 23-24 yaşında falan. Ama gazeteci olgunluğu, meslek etiği, daha da önemlisi hayata karşı duruşu "bu mesleğin duayeniyim" diyen bir çok gazeteciye basar. Bu röportajda da çok akıllı sorularla, çok kaliteli bir yazı çıkarmış. 

Makalede beni rahatsız eden tek şey başlığı. Röportajın ufak bir bölümünde BH Fanaticos lideri Sanin Kariç, gerçeklikten ziyade neyi arzuladığını ifade etmiş: "Bosna genelindeki Hırvat ve Sırp kökenli vatandaşlar da bizimle birlikte... Hep bilrikte ortak güç oluyoruz." Hürriyet editörü de bunu başlığa taşımız.


Üçüncü yazı ise bunun tam tersini anlatıyor. Daha doğrusu, tersini anlatmaktan ziyade, var olan durumun yani Bosnalı Sırplarla Bosnalı Hırvatların Bosna-Hersek'i desteklememelerinin nedenlerini incelemeye çalışıyor. Bu yazı da İngilizce ve Karadağ Spor Akademisnin yayın organı Sportmont'un son sayısında, daha geçen hafta yayınlandı. "Perception of Bosnia and Herzegovina's Qualification to World Cup 2014" (Farklı Etnik Gruplar Tarafından Bosna-Hersek'in 2014 Dünya Kupası'na Katılımının Algılanışı) başlıklı bu yazı bana ait. Geçtiğimiz Mayıs Karadağ'ın başketi Podgorica'ya yaptığım yolculuk hakkında bu blogda bir yazı yazmıştımç Stefan Maguşa'nın transferi için Gençlerbiliği yönetiminden olumlu yanıt alamadım ama en azından buradan akademik bir makale çıkarabildim.

Bu yazıları Bosna Futbol Kültürü meraklılarının ilgiyle okuyacağını düşünüyorum. 

21 Haziran 2014 Cumartesi

SARAYBOSNA’DA GECENİN BİR YARISI MAÇ: BOSNA HERSEK - ARJANTİN

Şubat 2006’da Saraybosna’ya ilk geldiğimde karlı havanın soğukluğuna rağmen akşam vakti sokakların, caddelerin Saraybosnalılarla dolu olduğunu, şehrin cıvıl cıvıl olduğunu görünce şaşırmıştım. Bir ara gece yarısına doğru bir şeyler atıştırmak için yeniden dışarı çıktığımda ise bir iki saat önce capcanlı olan Saraybosna sokaklarında inler cinler top oynuyordu. 

Daha sonraları gece hayatının Saraybosna’da belli bir alanda değil, belli noktalarda devam ettiğini öğrendim. Yani, sokaklar bomboş oluyor ama arada kalmış bir gece kulübü ya da bir binanın mahzenindeki bir meyhane gayet de canlı bir “dernek”e ev sahipliği yapabiliyor.

Burası bir futbol bloğu ve ben size burada Saraybosna’daki gece hayatını anlatacak değilim. Fakat maçların Bosna-Hersek saatine göre tam da gece yarısında başladığı bir dünya kupası bir anlamda bu kentin gece hayatının bir parçası oluyor. Bundan mütevellit, konuya böyle bir başlangıç yaptığım.
Bir de anekdot aktarayım…

Sene 1986. Dünya Kupası Meksika’da. Valdano’nun, Igor Belanov’un, Yaremçuk'un (sadece ismi aklımda kalmış), Butragenyo’nun (Butragueno diye yazılıyormuş, şimdi google’dan baktım), Rummenige’nin oynadığı, Gary Lineker’in gol kralı olduğu, Maradona’nın tanrının eliyle gol attığı turnuva… Meksika Brezilya gibi Güney Yarıkürede de değil. Haziran’da oynanan maçlar cehennem gibi bir güneşin altında oynanıyor. Ama biz, daha doğrusu büyüklerimiz, Türkiye’de gece yarısında serin serin maçlarını izleyebiliyorlar. Bazı maçlar gece 01.00’de başlıyor ve tabii anneniz öğretmense o saatte ayakta olmanız biraz “sıkar”. Fakat gecenin bir yarısı sizi bir dürtüyor: “Dirim. Kalk Platini’nin maçı var…” Homurdanarak gözlerinizi ovuştururken kritik uyarı geliyor: “Sus, ses çıkarma. Anan duyarsa ikimizin de ağzına sıçar”. Babamın gönlü, Platini hastası olan oğlunun maçı kaçırmasına müsaade etmemiş.

Dünya Kupası ve gece yarısı maç izleme mefhumları, benim için birbirine uzak mefhumlar değildir. Güney Kore-Japonya 2002 yüzünden uykumuzdan ayılmadan önce maç izlediğimizi de hatırlarım ki gece yarısı maç izlemek kesinlikle tercihimdir.

Saraybosna’da üç yıl önce açılan, aydınlar ve muhalif sanatçılar için önemli bir mekân olan Kriterion sineması bir etkinlik düzenlemiş. Maçtan önce “Football Rebels” belgeselinin, Yugoslavya’nın milli futbolcularından, savaş döneminde kentin üstüne bombalar yağarken Saraybosna’da çocuklar için açtığı futbol okuluyla bilinen Predrag Paşiç’le ilgili bölümünün gösterimi, sonrasında da Predrag Paşiç’le söyleşi vardı. Etkinlikten sonra da sinemada naklen maç gösterimi…

Youtube'da belgeslin tamamının Bosnaca altyazılı, Fransızcası var:
https://www.youtube.com/watch?v=6Dk9DeYQHas

İngilizce tanıtım filmi (trailer) ise burada:
https://www.youtube.com/watch?v=iMznPmXI4JI

Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir etkinlikti (kaçırılmadı)

Saraybosna’ya gitmiş olanlar, ya da gidecek olanlar için yer tarifi yapayım. Kriterion Miljacka kıyısında. “Dom Syndikata”nın (bilenler için: Düğünü yaptığım yer) yaklaşık 50 metre ilerisinde, nehrin diğer tarafındaki Yunanistan büyükelçiliğinin hemen hemen karşısına denk düşen bir yerde. Geldiğinizde uğrayın. Bir bira için.
Belgesel filmi izlemek keyifliydi. Daha da keyiflisi ise Paşiç’le belgesel sonrası yapılan söyleşiydi.
Söyleşi bittikten sonra sinema yavaş yavaş dolmaya başladı. Kriterion maça hazırlığını yapmış. Maça başlamadan bira ve bir kadeh rakı 2,5 KM (yaklaşık 4 TL). Üstelik Bosna-Hersek’in her golünde içkiler tazeleniyor.
Kriterion ve Kupa Bira Spesiyalitesi
Küçük Fıçı: 2 KM
Büyük Fıçı: 3 KM

Maçın ilk 15 dakikasında:
Pan (Bira) + Rakı: 2,5 KM
Tuborg + Rakı: 3,5

Millitakımın her golünde içecekler şirketten tazelenecektir.

Maça başlamadan önce karatahtada iddia tablosu hazırlanmış. Sanırım Marko kardeşimiz bira ödülünü almıştır. (1)

Benim tahminim 0-0’dı. Kupada iddialı takımların ilk maçlarda kapalı bir futbol oynayacağını, Bosna’nın da ilk maçı olduğu için temkinli oynayacağını düşünüyordum. Ben de temkinliydim. Dört sene önce Türkiye-Bosna grup eleme maçından hemen önce NTV Spor’da Bağış Erten ve Banu Yelkovan’ın sunduğu “Taraftarın Senle” programında maç sonucu için 7-0 Bosna lehine yaptığım tahminden beri bu konularda biraz daha temkinli olmayı öğrendim ve 0-0 gibi mütevazı bir tahmin yürüttüm.

Fakat bunu yazarken bile etraftan tepki aldım. Boşnaklar değil mağlubiyetin, beraberliğin bile sözünün edilmesini istemiyorlar. Saraybosna’da arabalar, havai fişekler, çatapatlar, içkiler Bosna’nın galibiyetini kutlamak için hazırlanmış.

Kimileri “Bosna’nın başarıya ihtiyacı var” diyorlar. Futboldaki başarının bu ülkenin makûs talihini kıracağına inanıyorlar. Bosna ulusal takımını desteklemeyen Bosnalı Hırvatlarla Bosnalı Sırpların Dünya Kupası’nda olası bir başarıda Bosna ulusal takımını desteklemeye başlayacaklarına, Bosna’da farklı ulusal gruplar arasındaki birliğin futboldaki başarı sayesinde oluşabileceğini düşünenler bile var. Ben bu konuda karamsarım. Bunun nedenleri ile ilgili Karadağ Spor Akademisi’nin çıkardığı Sportmont dergisinde yayınlanan yazımı bir iki güne kadar bu bloğa da yüklerim.

Nitekim Predrag Paşiç de bu meyanda düşünüyor. Bosna’da siyasi sorunlar halledilmeden, futboldaki başarılar hiçbir işe yaramaz diyor, deneyimli futbolcu ve aydın, deneyimli Saraybosnalı Predrag Paşiç.
Bir de not ilave edeyim: Bosna’nın ilk onbiri neredeyse tamamıyla Bosnalı Müslüman (Boşnak) kökenli futbolculardan oluşuyordu. Tek istisna Zvijezdan Misimoviç.

Maç başlıyor ve ikinci dakikada Schalke 04’ün genç sol beki, Almanya Milli Takımı yerine Bosna’yı tercih eden genç yıldız Kolasinac’ın kendi kalesine attığı talihsiz golle tıklım tıklım dolu olan sinema salonu bir sessizliğe bürünüyor. Kasvetli havada sinema salonunda sigara dumanları yükseliyor. Evet, burası Bosna ve sinema salonunda bira ve sigara eşliğinde maç izliyoruz.

Fakat Bosna boyun eğmiyor. Bayağı da iyi oynuyorlar. Yugoslav futbolunun inceliklerini kibar ofansif faullerle, şık bilek hareketleriyle ve kısa, hızlı ve ayağa paslarla gerçekleştirdikleri hücumlarla keyifli bir oyun sergiliyorlar. Ama gol yolarında şanssızlar. Maç sonundaki istatistikler de bunu gösteriyor. Şut ve kaleyi bulan şut sayıları Arjantin’den daha yüksek. Bir de top kayıpları çok. Özellikle hücumda çok kritik topları kaybedebiliyorlar.

Maçın potansiyel yıldızları ise sessizdi. Dzeko adama adama markajdan nefes alamadı. Messi’yi ise kimi zaman üç oyuncu marke ediyordu. Bosna’nın bir başka genç yıldızı, 1992 yılında Berlin’de doğan halen Macaristan’ın Ferençvaroş takımında oynayan savunma oyuncusu Srebrenik kökenli Muhammed Besiç maç boyunca Messi’ye göz kırptırmadı. (2) Hatta rivayet odur ki, maç bittikten sonraki sabah Besiç’i Messi’nin otel odasının kapısında görmüşler.

İlk yarım saat güzel bir oyun vardı. Ama sonra oyun biraz sıkıcı olmaya başladı. Devre arasında biraz temiz hava almak için Miljacka kıyısına çıktım. Obala Bana Kulina Caddesi bomboştu. Tek tük arabalar geçiyordu. Maç öncesi kalabalığından eser yoktu.
Devre Arasında Obala Bana Kulina (Ban Kulin Sahili) ve Kriterion

İkinci devre başladıktan sonra, Messi yine Messiliğini yaptı ve Arjantin’in ikinci golünü 65. dakikada attı. Ben, şahsen hala Bosna’dan umutluydum ama takımın üzerine bir mahmurluk, bir yorgunluk çöktü. Son beş dakikada silkinir gibi oldular ve oyuna sonradan giren emektar Vedad İbişeviç’in 85. dakikadaki golü umutları tavan yaptırdı. Ama ikinci gol bir türlü gelmedi.

Maçtan sonra hayatta görmediğim bir şey vardı: Gece 02.00’de Bosna’da trafik.

Fakat hedonist duygularımızı bu geceki Nijerya maçına saklıyoruz…

          (1)   Uyarı için Emrah Öztekin'e teşekkürler.   (2) Srebrenik’i Srebrenica’yla karıştırmayın, Srebrenik Kuzey Bosna’da Tuzla yakınında bir kent.


Ekim 2013'te Viyana FREE Konferansı'ndaki sunuşum



25 ve 26 Ekim 2013 tarihlerinde FREE (Football Research in an Enlarged Europe - Genişlemiş bir Avrupa'da Futbol Araştırması) projesinin bir parçası olarak Viyana'da "Kimlikler" başlıklı bir konferans düzenlenmişti.

Doktora tez konumla ilgili olarak yaptığım sunuş "taslak metin" olarak yayınlandı. Doktora tezimin İngilizce özeti sayılabilecek "Bosna'da Futbol Taraftarlığı ve Kültürel Farklılıkların Oluşumu: Saraybosna'daki FK Zeljeznicar ve FK Sarajevo Taraftarları Üzerine Karşılaştırmalı bir Etnografik Çalışma" başlıklı taslak metni BURADA burada bulabilirsiniz.

Proje kapsamında daha önce düzenlenmiş dört ayrı konferans da dahil olmak üzere, yazılmış olan taslak metinleri ise BURADA bulabilirsiniz.



10 Nisan 2014 Perşembe

FK MLADOST PODGORICA (ya da Depedöğen Gençlik Ayaktopu Derneği, eski adıyla OFK Titograd, ya da FK Mladost Titograd)

(5 Nisan 2014, Cumartesi / Podgorica)

FK Mladost bir Bosna takımı değil, Karadağ takımı. Fakat sanıyorum Bosna futboluna ilgi duyan futbolseverlerin, futbol kültürü severlerin de ilgisini çekecektir. Nitekim her iki ülkenin de siyasî, tarihî ve daha da önemlisi kültürel birçok ortak noktası var ve özellikle futbol kültüründe baskın olan Yugoslav mirası iki ülkenin ortaklaştığı en önemli nokta.
Çemovsko Polje arkasındaki "depeler".
Karadağ, ülkenin büyüklüğüyle karşılaştırdığımız zaman başarılı bir ulusal futbol takımına sahip. FIFA 2014 grup elemelerinde 15 puanla gruplarında İngiltere ve Ukrayna’nın ardından üçüncü olmuş. Gruptaki diğer takımlar ise Polonya, Moldova ve San Marino. Ulusal takımdaki oyuncuların neredeyse tamamı yurt dışında oynuyor ve Karadağ Ligi’nde oynayan bir iki oyuncu, ulusal takımın sürekli oyuncusu değil. Nitekim Karadağ Ligi UEFA sıralamasına göre Avrupa’nın “kalitesiz” liglerinden biri. Geçtiğimiz sezon UEFA sıralamasında bir sıra atlayarak 43.lükten, 42.liğe yükselmişler. Bir üstlerinde İzlanda, bir altlarında ise Lihtenştayn var.

Bundan altı sene önce Sivasspor UEFA Kupası ikinci ön eleme maçlarında Karadağ’ın Grbalj takımıyla eşleşmişti. Sivas kendi evinde 1-0 galip gelmişti, ama Grbalj Karadağ’da Sivas’a adeta kök söktürmüştü.  O zamanlar Lig TV için Sivas’ın rakibi hakkında iki yazı kaleme almıştım. Dileyenler buraya ve buraya tıklayarak yazılara bakabilir.

O zamanlar hariçten, daha doğrusu “çevreden” gazel okumuştum, bu sefer ise oldukça farklı ve keyif aldığım bir deneyim sonrası bu yazıyı kaleme alıyorum.
Seneler önce, belki de 20 sene önce Kız Basketbol Takımı’yla Türkiye’de isim yapmış, benim de bir dönem yüzme takımında kulaç attığım Botaşspor bir de futbol kulübü kurmaya karar vermişti. Kız basketbol takımının kuruluş sürecinde olduğu gibi futbol kulübünün de ilk oyuncuları Botaş’ın çalışanlarının çocuklarıydı. 1987’de Adana’dan taşınmış olmamıza rağmen her yaz ve kış, toplamda senenin neredeyse bir ayını Adana’da, Botaş’ta geçirirdim. Her genç erkek gibi ben de Akdeniz güneşi yakıcılığını kaybetmeye başlarken spor tesislerinde futbol oynardım. O dönem, arada yeni yeni kurulan Botaşspor’un futbol takımının antrenman maçlarını da izlerdik.

Takımda bir oyuncu vardı. İsmi anonim kalsın, Orhan diyelim. Orhan iyi oynuyor, yüreğiyle oynuyor. Ama bazen kendini kaptırıp sorumlusu olduğu alandan uzaklaşıyor. Sami Hoca kızıyor. Orhan’a sesleniyor: “Orhaaaan”. Orhan duymuyor. Sami Hoca daha yüksek sesle sesleniyor. Orhan oralı değil. Sami Hoca bağırıyor. Yok! Sami Hoca avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Lan Orhan, kime diyommm!”. Orhan en sonunda dönüyor: “Ne var a. koyum?” Sami Hoca sakinleşiyor ve hafif bir tonla: “Ben sana gösterecem!”

Seneler sonra Karadağ’ın başkenti Podgorica’da benzer bir sahne beni bu anılara götürüyor…
FK Mogren Budva başkent takımı FK Mladost Podgorica’ya karşı deplasmanda oynuyor. Mogren’in yakışıklı bir sağbeki var. Fena da oynamıyor. Müdahaleleri yerinde, yer tutuşu iyi ama lakayıt. Eli sürekli şortunda. Habire aşağı doğru çekiştiriyor ki düşük belli olsun, “trendy” görünsün. Teknik direktörü deli ediyor. Teknik direktör sesleniyor: “Jovan!” Jovan oralı değil. Teknik direktör bir daha sesleniyor: “Jovaaan”. Jovan bariz bir biçimde duymazlıktan geliyor. Teknik direktör ses tellerini yırtıyor: “JOVAAAANNNN”. Nihayetinde Jovan dönüyor: “Jebote Jovan” (Hay Jovan’ını .keyim) Teknik direktör sessizce yedek kulübesine çekiliyor.

Beni yıllar önceki bir anıya götüren bu anekdot gerçekleştiği sırada Mogren deplasmanda 1-0 öndeydi. Daha sonra Mladost 3-1 öne geçti ve maç 3-2 bitti. Soyunma odasında Jovan’la teknik direktör arasında nasıl bir muhabbetin geçtiğini ise bilmiyorum.
Karadağ'ın komşuları ve dağlık, sarp topografik yapısı.
(Kaynak: freeworldmaps.net)
Karadağ küçük bir ülke. Konya ilinin yarısından bile daha küçük. Ama mesafeler uzun. Adına yakışır bir biçimde, Karadağ’ın her tarafı yalçın dağlarla çevrili. 

Karadağ Spor Akademisi’nin düzenlediği konferansa gitmek için Saraybosna’dan otobüsle yola çıktığım anda bile nostaljinin peşimi bırakmayacağını biliyordum. Bir gece önceden otobüs firmasının web sitesinde, firmanın filosunun 1990’ların başında Türkiye’de üretilen O303’lerin şehirlerarası, hatta uluslar arası yollarda hala kullanılıyor oluşuna şaşırmıştım.


Sabah otogara gittiğimde ise bir sürpriz beni bekliyordu. Saraybosna’dan Podgorica’ya yedi saatlik yolu otobüsle değil, yine 1990’larda Türkiye’de Otoyol tarafından üretilen bir Iveco midibüsle gidecektim!

Uzun zamandır Balkanlardaki mesafeleri kilometreyle ölçmüyorum. Öyle yaptığınız zaman minik sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz. Örneğin, yedi saat süren bu yolun sadece 250 kilometre olması beni şaşırtmamıştı.

Yolu bu kadar uzatan kullanılan vasıta değil sadece. Yol Karadağ’ın isminin hakkını veriyor. Yalçın dağların arasında kıvrıla kıvrıla giden bir yol. Ama ne manzara! 

Piva nehri vadisinde kıvrıla kıvrıla uzayan Podgorica-Saraybosna yolu.

Yol üzerinde ard arda tüneller.

Karadağ’ın genel topografyasının aksine, Podgorica bir ovada kurulmuş. Podgorica zaten “Gorica Dağı’nın aşağısı” anlamına geliyor. Karadağ ne kadar dağlıksa, Podgorica da o kadar düzlük. Ama etrafı hep dağlık.

Podgorica’nın nüfusu 170 bine yakın. Ama başkent! Zaten ülkenin nüfusu hepi topu ancak 650 bin. Gezi rehberlerine göre Podgorica boşu boşuna gidilmemesi gereken bir kent. Tito dönemine kadar hiçbir önemi yokmuş. Nüfusu 10-15 bin civarındaymış. Tito döneminde nüfusu artmış. Zaten kentin Yugoslavya dönemindeki ismi Titograd. Yani Titokent.

Osmanlılar buraya Depedöğen ismini vermiş. Karadağ'ın tamamına egemen olamayan Osmanlı, ancak ovalık bölgelere egemen olabilmiş ve muhtemelen o nedenle "tepeleri" buradan "döğebilmiş". Podgorica Karadağ’ın turist merkezlerinin gölgesinde kalmış. Budva, Kotor, Herceg Novi gibi sahil boyundaki tarihî kentlerin yanında Podgorice’nin esamesi okunmuyor. Podgorica’da deniz yok, gece hayatı yok, saat 23:00’ten sonra hayat bitiyor ve tabii ki Podgorica’yı da ancak bir Ankaralı sevebilir.

Podgorica sevilmeli. “Karadağ’a gittim” diyebilmek için Podgorica’ya da gidilmeli, hatta Podgorica’dan ya Bosna’ya ya da Sırbistan’a o yalçın dağların arasından o eski püskü otobüslerle yolculuk edilmeli, sonra da “Ben gerçekten Karadağ’a gittim” diyebilmeli.
Sempozyumun son günü Karadağ Üniversitesi katılımcılar için bir araç sağlamış. Merkeze 15 kilometre uzaklıkta tarihî bir manastır varmış. O tarihî tapınağa gidilecekmiş. Ama şu tesadüfe bakın ki, aynı saatlerde Podgorica’da bir de maç var. Futbolseverin tapınağı bellidir. Ne yalan söyleyeyim, bir ara maça gitmekle geziye katılmak arasında ikilem yaşamadım değil. Geçenlerde fark ettim ki, uzun zamandır benim için bir kenti tecrübe etmenin en önemli unsurları kentin futbol yaşamı ve gastronomik zenginlikleriyle sınırlanmaya başladı. Yavaştan bu eğilimi değiştirmeyi düşünmüyor değilim. Belki damak tadından vazgeçebilirim ama futbol tedavi edilmesi çok zor bir illet. İşin doğrusu, daha Saraybosna’deyken bile Podgorica’da o hafta sonu oynanacak maçları not almıştım.

Sempozyum katılımcıları tarihî manastıra doğru yol alırken ben de Stari Aerodrom (eski havaalanı) diye bilinen Çemovsko Polje’deydim (Çemovsko Ovası). 

On iki takımlı Karadağ Birinci Ligi’nde onuncu sıradaki 23 puanlı FK Mladost Podgorica, on birinci sıradaki 22 puanlı FK Mogren Budva’yla oynayacak. Podgorica’nın diğer takımı Buduçnost ise deplasmanda Karadağ’ın Sancak bölgesinin takımı Rudar Pljevlija’yla oynuyor. Rudar madenci demek, zaten en baştan sempati kazandırıyor. Pljevlija ise bizim hanımın baba tarafının memleketi sayılır. Buduçnost kentin “esas oğlanı”. Maçlarını öyle ovada, çayırda değil, kentin en büyük stadyumu “Podgorica Stadyumu”nda oynuyor. Buduçnost kentin ileri gelenleri tarafından desteklenmiş. Cunta lideri tarafından birinci lige çıkma hikayesi var mı bilemiyorum ama her zaman taraftar kitlesi daha fazla olmuş. Takımın renkleri lacivert-beyaz.
Beyaz yerine sarı olaymış, daha da manalı olurmuş ama kentin üvey evlat muamelesi gören takımının renginde ise “Kırmızı” var!

Asıl vurucu nokta ise “kırmızılı” takımın ismi: Mladost Podgorica, yani Podgorica Gençlik. İsminde genç var, renginde kırmızı var! Gençlerbirlikli bir Ankaralının bu takıma gönlünün kaymaması mümkün mü?

Çemovsko Polje’de Mladost’un 1500 kişilik stadyumunun hemen yanı başında Buduçnost’un antrenman sahası ve kulüp binası var. 1500 kişilik stadyum ise dolu değil. Yağmurlu bir havada maçı izlemeye gelen en fazla 150 taraftar var. 
Mladost-Mogren maçının oynandığı sahanın arkasında solda Buduçnost
tesisleri ve antrenman sahası, sağda Mladost'un tesisleri.
Mladost 1950 yılında kurulmuş. İlk kurulduğunda ismi Mladost Titograd’mış. 1960 yılında ismi OFK Titograd olmuş. (Olimpik Futbol Kulübü) 1990’da ise yine Mladost olmuş ama bu sefer Titograd’ı da Podgorica yapmışlar. Mladost’un Yugoslav Ligi’ndeki en büyük başarısı 1956-57 sezonundaki ikinci lig dördüncülüğü. Genelde ikinci ligle üçüncü lig arasında gidip gelmiş. Fakat, sadece Karadağ ve Sırbistan takımlarının katıldığı Yugoslav Ligi’nin son iki sezonunda yine ikinci ligde dördüncü olabilmişler.

2006 yılında Karadağ bağımsızlığını kazandıktan sonra da en büyük başarıları 2010-11 sezonundaki beşincilik. Minyatür Karadağ liginde bile iki sezon ikinci ligde oynamışlar.

Bu sezon kulüp, tarihinde ilk kez Avrupa’da oynamış. UEFA Europa Ligi birinci eleme turunda Macar Videoton’u, ikinci turda Slovak FK Senica’yı geçmişler. Üçüncü turda Sevilla’ya çakılmışlar: Podgorica’da 6-1, İspanya’da 3-0 yenilmişler. Bu sezon ise küme düşmemeye oynuyorlar.

Bu maç adeta altı puanlık bir maç. Kaybederlerse rakip Mogren’in iki puan altına düşecekler, kazanırlarsa Mogren’le puan farkları dörde çıkacak.

Maçtan önce kulüp binasının etrafını dolaşırken eski bir Mladost oyuncusuyla tanışıyorum. Biraz “futbol muhabbeti” yapıyoruz. Gençliğimin efsanesi Dejan Saviçeviç’i soruyorum. 1991 yılında UEFA Kupası’nı kazanan kazanan efsane Kızılyıldız’ın efsane oyuncusu bağımsızlığından bu yana Karadağ Futbol Federasyonu’nun başkanı.

Oğlunun şu an Mladost’ta oynadığını ve muhtemelen Dejan Saviçeviç’in de maçı izlemeye geleceğini söyleyince içim ürperiyor. Nasıl ürpermesin! Önce Kızılyıldız’da, sonra Milan’da oynadığı yıllarda gözümü kırpmadan izlediğim, hatta Championship Manager’ın ilk versiyonlarında, yani sadece İtalya Ligi’nin olduğu versiyonlarında Saviçeviç aşkına Milan’la oynadığım yılları unutmak mümkün mü? Seneler sonra Saviçeviç’le tanışmak ne büyük mutluluk olacak!

İşte efsane Saviçeviç'in efsane driplingleri:


Saviçeviç'in hafızalara kazınan Zagreb röportajından bir bölüm:

Bunu duyar duymaz VIP tribünün yolunu tutuyorum. Ne yapıp edip Saviçeviç’le tanışacağım. VIP tribününe girmem zor olmuyor. Bir kulüp görevlisi yolumu kesiyor: “Nereye?” Kendi dilini konuşmamın sempatikliğine güvenip “Yağmur yağıyor, burada izleyebilir miyim?” diyorum. “Nerelisin?” diyor. “Türküm ama Saraybosna’da yaşıyorum.” Muhtemelen sık rastlanılan bir durum değil. VIP tribünündekilere sesleniyor: “Orada bir Türk’e yer var mı?” VIP tribünü camiası şaşırmış vaziyette “Gelsin” diyorlar. Ama ne VIP tribünü! Sanki Gençlerbirliği’nin “ihtiyarlar” tribünü. Necdet Abi, Hamdi Reis, Ozan Abi ayarında futbolkolik ağabeylerin arasında yerimi alıyorum.
Mladost "ihtiyarlar" tribünü
Bunlar da bizim ihtiyarlar... 
Daha önce kısa bir internet taraması yapıp, Mladost taraftarlarının kendilerine “Romantiçari” (Romantikler) dediklerini öğrenmiştim. Amcalardan birine;  “Siz Romantiçar mısınız?” diye sorduğumda yanıt çok açık: “Bilmem, karıma sorman lazım”.

İhtiyarlar tribünü meraklı. Bir sempozyum için Karadağ’a gelmem doğal, ama bu maçı izlemek için yağmurlu bir havada Çemovsko Polje’ye gelmiş olmam pek inandırıcı gelmiyor. Beni bir “scout”, futbolcu simsarı zannediyorlar. Zorlukla da olsa anlatıyorum derdimi. Bu arada yağmur yavaştan diniyor ve VIP tribünün sağındaki ve solundaki tribünler de hafiften dolmaya başlıyor. Toplam 150-200 kişilik taraftar kitlesi futbolcuları rahatsız etmeyi sevmiyor anlaşılan. Maç boyunca sessiz kalmayı tercih ediyorlar.

Belki tezahürat yapmıyorlar ama hepsi pürdikkat maça odaklanmış durumda. Ben de her zaman yaptığımdan farklı olarak, maçı izleyenleri izlemektense, maçın kendisini izlemeye karar veriyorum.

Mogren ilk başlarda maça ağırlığını koyuyor. Saha buram buram Yugoslav ekolü kokuyor. Defansta top çevirip diyagonal paslarla rakip kaleye saldıran futbolcular topu kaybettikleri anda rakibi yere indirmekten çekinmiyor. Avrupa’nın belki de en kalitesiz liginde düşmemek için oynayan bu iki takım da kıran kırana bir maç oynuyor. Ama sahada futbol ahlakına aykırı bir şey yok. Gencecik topçular topa hakim olabilmek için bedenlerini ve kafalarını ortaya koyuyorlar. Fakat Mogren oyuncuları daha istekli. Öğreniyorum ki, Mogrenliler uzun zamandır ücret alamıyorlarmış. Kulübün çok ciddi maddî sıkıntıları varmış.

Maçın başlarında defansta çok iyi top çeviren Mogrenliler, Mladost’un kendileri kadar istekli oynamadıklarını görünce yavaş yavaş blok halinde ileri çıkmaya başlıyor. 16 sırt numaralı sol bek Luka Pejoviç Mogren’in hızlı çıkışlarının kilit adamı rolünde. Zaten takımın en tecrübelisi de o. 29 yaşında ve Karadağ Milli Takım kariyeri olan bir oyuncu.

Maçın ilk yarısında Mogren oynadığı oyunla daha çok göz dolduruyor ama Mladost’un 9 numaralı oyuncusu da yavaş yavaş dikkatimi çekiyor. Nadir gelişen Mladost ataklarında bu genç çocuk tek başına Mogren defansını oldukça yoruyor. Taraftarlardan 9 sırt numaralı Stefan Mugoşa’nın takımın en iyi oyuncusu olduğunu öğreniyorum. 22 yaşındaki genç oyuncunun Karadağ 21 yaş altı ulusal takımında beş maçta üç golü var. (1) 15 Ekim 2013 tarihinde Karadağ’ın Moldova’ya kendi evinde 2-5 yenildiği maçın yedek kadrosunda da yer almış. FM müptelalarının bildiği ifadeyle AMC (attacking midfield center) yani hücuma yönelik orta saha oyuncusu Mugoşa maç içinde kendinden emin, mütevazı davranışlarıyla da dikkat çekiyor. “Zeki, çevik ve ahlaklı” bir oyuncu intibası yaratıyor. Meşhur Kızılyıldız Mugoşa’yı yakından takip ediyormuş ama Belgrad’ın efsane kulübü şu sıralarda maddi sorunlarla boğuşuyor.

Ve işte Mugoşa:



Mladost’ta dikkatimi çeken bir oyuncu da 2 numaralı formayı terleten Radule Zivkoviç. Mladost’un sağbek oyuncusu bana Beşiktaş’ın efsane sağbeki Takoz Recep’i hatırlatıyor. Oyun stili, rakip forvetleri takibi ve ayağına topu aldığı zaman Allah ne verdiyse topun dibine abanarak topu kendi ceza alanı dışına göndermesiyle ve az biraz da Karadağlı diğer futbolculara nazaran daha kısa boyu ama İrlandalı boksörlere benzeyen sağlam fizik yapısıyla…

Mladost’un futbolseverlerin odağındaki oyuncusu ise 10 numaralı formasıyla Vladimir Saviçeviç. Efsane oyuncu Dejan Saviçeviç’in oğlu. Taraftarlara soruyorum: “Gerçekten iyi oynuyor mu, yoksa babası sayesinde mi ilk on birde?” diye. Gerçekten iyi olduğu yanıtını alıyorum ama yine de sahada varlığına şahit olamadım.

Mogren ikinci yarıya da hızlı başlıyor. 56. dakikada net bir gol pozisyonu bulmalarının hemen iki dakika sonrasında Milan Durisiç’in ayağından bir gol kazanıyorlar ve deplasmanda 1-0 öne geçiyorlar. Bundan hemen iki dakika sonra bir gol pozisyonu daha yakalıyor Mogren ama değerlendiremiyor. Bu dakikadan sonra Mogren oyuncuları yavaş yavaş maçtan düşmeye başlıyor.

Mogren’in 15 numaralı sağ-beki de dikkat çeken bir performans gösteriyor. Yerinde müdahaleleri var, iyi yer tutuyor. Oyuncunun ismi, yukarıda zikrettiğimiz Jovan Baoşiç. Jovan kritik hamleler yaptıkça havalara giriyor. 19 yaşındaki Jovan kariyerinin başında ama havalara girdikçe oyundan düşmeye başlıyor.

İkinci yarıda ise neredeyse varlık gösteremiyor ve Mogren’in sağ kanadı Mladost oyuncuları için adeta “koridor”a dönüşüyor ve bir ara teknik direktör Jovan’a sesleniyor; “Jovane, hoçeş li kafu?” Yani “Jovan, kahve de ister misin?” Teknik direktör ve Jovan arasındaki muhabbet bu noktadan sonra kopuyor zaten.

İkinci yarı güneş açıyor ve oyunculara da bir hareket geliyor. Mogren’in iyice oyundan düştüğü dakikalarda Mladost’un yıldızı Mugoşa forvet hattında iki Mogrenli oyuncunun arasından topu adeta söküp alıyor ve şık bir plaseyle 72. dakikada Mladost’un ilk golünü atıyor. Bu golden altı dakika sonra bu sefer sağdan gelen ortayı güzel bir kafa golüyle taçlandıran 1.89 boyundaki Mugoşa kafa toplarına da hakim olduğunu gösteriyor.

Mogren adeta yıkılmış durumda. Ama daha bitmedi: Mugoşa bu golün hemen bir dakika sonrasında bir gol daha atarak durumu 3-1 yapıyor! Tek başına 7 dakika içinde üçleme yaparak takımını 1-0 mağlubiyetten 3-1 galibiyete taşımış oluyor. Maçın yıldızı Mugoşa üç gol atıyor ama havalara girmiş değil. Ciddiyetini koruyor. Yine de kondisyon eksikliği göz batıyor.

Maçın ikinci uzatma dakikasında Mogren’in golcü oyuncusu Durişiç kanattan gelen bir topu ağlarla buluşturuyor ama Mogren için artık çok geç. Maç 3-2 ev sahibi Mladost’un zaferiyle sonuçlanıyor.
Maçtan en büyük beklentim gerçekleşmiyor. Dejan Saviçeviç, muhtemelen havanın yağışlı olmasından dolayı, maça teşrif etmiyor ama bu gönül Balkanlar’da bir takıma daha meylediyor. Dahası, bu küçük ülkede, mütevazı bir takıma gönül vermiş güzel insanlarla karşılaşmış, tanışmış olmanın mutluluğunu yaşıyor.

Not 1: Tam da bu blog yazısını kaleme aldığım günlerde Tanıl Bora Radikal’de “Bir Takım Kur, Az Akrepli, Bol Yengeçli Olsun” başlıklı, futbol ve astroloji ilişkisi hakkında bir yazı yazdı. Yazıdan bir alıntı: “Bizim Gençlerbirliği kadrosuysa balık dolu (Ahmet, Gosso, Nizamettin, Petroviç, Yusuf Emre). Bu mevkilerdeki balıklar için konan teşhis: Ne iş olsa yapar cinsten; çok yönlü oyuncu da olabilir, yerini bulamayıp kaybola da bilir.”
Maguşa’nın doğum tarihi ise 26 Şubat 1992. Yani bir balık burcu. Ben astrolojiye inanmam, ama “inananlar için gelsin”.

Not 2:  Yazıyı hazırladığım sırada Mladost ve Mogren 9 Nisan 2014, Çarşamba günü Karadağ Kupası yarı-final ilk ayak maçında yine Podgorica’da karşı karşıya geldiler ve Mladost yine 2-0 galip ayrıldı. Gollerden biri de Mugoşa’dan.

11 Nisan 2012 Çarşamba

SLAVEN BİLİÇ

Geçen hafta Carvalhal’ın Beşiktaş’tan ayrılmasından sonraTürk gazetelerinde Slaven Biliç’in adı geçince hemen Hırvat gazetelerine baktım. Malum, “transfer” konusu mevzu bahisse, bizim gazeteler haberden çok fantastik kurgu yayınlamayı daha çok seviyor. Haber Hırvat medyası tarafından da doğrulanıyor. Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan sonra Biliç Beşiktaş’ı düşünebileceğini söylemiş.


2008 yılında Viyana’daki Hırvatistan – Türkiye maçı sonrası bloga yazdığım yazı için kullandığım fotoğraftan beri, Slaven Biliç’e içten içe ayrı bir sempati beslerim. Nedense son anda kaçan tur sonrası Slaven Biliç’in yüzündeki üzüntü, gözü yaşlı futbolcularını teselli etme çabaları çok samimi gelmişti bana. Penaltılarla kaybeden Hırvatistan’ın teknik direktörünün yabancısı olmadığımız bir tarzda, yani mafya babası edasıyla değil, gerçek bir abi gibi futbolcularını teskin etmeye çalışması gözlerimden kaçmamıştı.

Üç sene sonra, yani bundan yaklaşık beş buçuk ay önce Avrupa Futbol Şampiyonası grup eleme baraj maçında Türkiye ve Hırvatistan ile eşleşince, daha önce blogda yazdığım yazılara da atıfta bulunarak, Hırvat ve Türk gazeteleri taradığım bir yazı kaleme almıştım.

Çok ilginç bir şeyle karşılaşmıştım: Bizim gazeteler 2008’deki unutulmaz maçtan dolayı Hırvatların Türklerle eşleşmekten ne kadar korktuklarını yazıyordu. Hırvat gazetelere baktığımda ise Hırvatların ne kadar sevinçli olduklarını, “intikam” naralarını attıklarını gördüm. Hırvatistan’daki intikam atmosferinin içinde Hırvat milli takım teknik direktörü Slaven Biliç gayet soğukkanlı, nefret söyleminden uzak bir açıklama yapmış, Türkiye’nin iyi bir takım olduğunu ama kendilerinin daha iyi olduğunu söylemişti. Biliç bile Viyana’daki maçın rövanşını almak için ellerine çok iyi bir fırsat geçtiğini söylemişti ama Hırvat medyası için bu bile yeterli değildi. Biliç’i korkaklıkla suçlamışlardı.

Fakat, Biliç’in bu soğukkanlı ve nefret söyleminden uzak demeci Biliç’e sempatimin artmasına neden olmuştu. Kariyerine baktığım zaman Biliç hakkındaki yargılarımın boşa olmadığını gördüm. 1968 doğumlu genç teknik direktör, Yugoslav futbolunun Yugoslav futbolu olduğu dönemde Hajduk Split’te defans oyuncusu olarak parlamış. 1993 yılında Karlsruhe’ye 750 bin İngiliz Sterlin’i karşılığı transfer olmuş. Üç senelik başarılı Karlsruhe deneyiminden sonra 1996 yılında 1,3 milyon Sterlin’e West Ham United younu tutmuş. West Ham küme düşmemek için mücadele ederken Mart 1997’de Everton’dan geri çevrilemeyecek bir teklif almış. Everton’un 4,5 milyon Sterlin’lik teklifini küme düşmeme mücadelesi veren takımını sezon ortasında yarı yolda bırakmamak için kabul etmemiş ve Everton’a transferi ancak Ağustos 1997’de gerçekleşmiş.

Sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz derler ya, Hukuk Fakültesi mezunu bu genç tirek direktör zaman zaman rock gruplarında müzik yaparak hayatını futbolla kısıtlamayan dolayısıyla futbolla ilgili olarak da ne dediğini, ne yaptığını bilen bir yapıya sahip. “Futboldaki zaferler aynı savaşlar gibi bir ulusun kimliğini şekillendirir” diyen Hırvat lider Franjo Tudjman’dan farklı bir bakış açısıyla futbola yaklaşıyor Biliç. Futbolun bir oyun, eğlenceli bir oyun bilincinde ve diyor ki: “Kadınlara karşı çok büyük saygı duymakla birlikte, futbol bence dünyadaki en güzel şey.” Bu lafı da 2008’de Avrupa Futbol Şampiyonası öncesinde etmiş.

Hırvatistan ulusal kimliğinde futbol çok önemli bir yere sahiptir. Hırvatistan, aşırı milliyetçiliğin futbolu en çok sömürdüğü ülkelerden biridir. Bu ortamda Biliç’in hamasi demeçlerden kaçınmasını bilmesi bile bence başlı başına olumlu bir özelliktir. Bu Biliç’in milliyetçi olmadığı anlamına gelir mi? Gelmez. Ama en azından biz bunu Biliç’in basına verdiği demeçlerden anlayamıyoruz. Ulusal takımların teknik direkötrlerinin ne tür bir “millî” baskı altında olduğunu düşünürsek bu bile bence önemli bir meziyettir.

Şahsen, bir Gençlerbirliği taraftarı olarak, oyunun güzelliğine vurgu yapan böyle bir “adam”ın kendi takımımın başında olması beni mutlu ederdi. Beşiktaş’a geleceği yönünde haberler çıkınca kıskanmadım değil. Tabii ki nice kaliteli adamın başını yiyen “üç büyük” geleneği Biliç’e ne tür sürprizler yapar bilemeyiz. Muhtemelen bir kaç iyi –ve pahalı- oyuncusunu elden çıkarmak zorunda kalan, mali krizle boğuşan, dolayısıyla yeni transfer yapmakta da sıkıntıyla karşılaşabilecek olan bir takıma gelmek konusunda bir kere daha düşünecektir Biliç. Ama görünen o ki, Biliç İstanbul’dan ve Beşiktaş taraftarından etkilenmiş gibi.

(Fotoğraf: Jutarnji List)

5 Nisan 2012 Perşembe

Bosna Futbolu hakkında yeni blog (İngilizce)

Bir kaç haftadır Bosna futbolu ve Sırbistan birinci liginde oynayan tek Boşnak takım Novi Pazar hakkında Türkiye'deki Boşnakların haber portalı Haber Boşnak'ta haftalık yazılar yazıyordum.

Bu yazıları İngilizce'ye çevirip yeni bir blogda yayınlamaya karar verdim:
http://bosnianfootball.blogspot.com

Türkçe özgün metinlere ise her hafta buradan hiper bağlantı koyacağım.

Bu haftaki yazı için tıklayınız.

11 Kasım 2011 Cuma

ZELJEZNICAR – BOSNA HERSEK MİLLİ TAKIMI (8 Kasım 2011)

PORTEKİZ’E HAZIRLIK...

Son iki üç yıldır bayram tatillerinde Balkanlar’a Türkiye’den turist akını gerçekleşiyor. Uygun turlarla onbinlerce turist Türkiye’den Balkanlar’a akıyor. Özellikle bayram tatillerinin Sonbahar’a gelmesi sayesinde hem bölgedeki otel sahiplerinin yüzü gülüyor, hem de sezon dışı olmasından dolayı fiyatların düşüklüğü bu turları daha da cazip hale getiriyor. Temel olarak üç farklı güzergâh var: Birincisi Balkan Tunası. Romanya’dan başlayıp Belgrad’a kadar bir Tuna gezisini içeriyor. İkincisi “Elveda Rumeli” gezisi. Çoğu zaman Selanik’i de içine alan, Üsküp, Ohri, Manastır gezileri. Üçüncüsü Karadağ’da başlayıp Adriyatik kıyılarını takip ederek Dubrovnik’e ulaşan, oradan Poçitel, Blagay ve Mostar istikametiyle Saraybosna’ya uzanan bir tur. Geçen sene bu güzergâhı takip eden yaklaşık 10.000 Türk turist, o mevsimde başka uluslardan turistin olmadığı Dubrovnik’i “işgal etmişti”. Bu turistik “işgal” bol tarihî ironi sosuyla Hırvat gazetelerine yansımıştı.

Bu sene bu turistik işgal ordusuna kuzenlerim de katıldı ve böylece Saraybosna’yı da ilk defa görme şansını yakalamış oldular. 8 Kasım Salı öğle vakitlerinde Saraybosna-Başçarşı’da kahvelerimizi yudumlarken Zeljeznicar tribünlerinin en tanıdık simalarından Alen’i gördüm. İsmini zikretmekte sakınca görmüyorum, çünkü “Frontline Football” belgeselinin Bosna – Sırbistan maçıyla ilgili olan bölümünde boy gösteren Alen Ramiç Zeljo taraftarları arasında belki en medyatik olanı. (Belgeseli buradan izleyebilirsiniz) En medyatik olup olmadığı konusunda emin değilim ama sürekli spor çantasıyla gördüğüm Alen en sportif taraftardır.

Çarşı’da yine spor çantası ve eşofmanlarıyla Alen’i gördüm. Bana akşamki maça gelip gelmeyeceğimi sordu. Tezimi bitirdikten sonra uzun süre maçlardan elimi ayağımı çekmiştim ama bu sezon yine, yeniden Bosna ligini takip etmeye başlamıştım ve akşam maç olduğundan haberim yoktu. Lig maçları Bosna-Portekiz maçı nedeniyle ertelenmişti ve bu hafta kupa maçı da yoktu. Alen konuya açıklık getirdi: Bu akşam 18.00’de Grbavica Stadyumu’nda Zeljeznicar’la Bosna Hersek A Milli Futbol Takımı hazırlık maçı yapacaklarmış. Hem Zeljeznicar’ın 90. Yıl kutlama etkinliği hem de Bosna-Portekiz maçı öncesi bir hazırlık maçı niteliğinde bir maç.

Koyu Boluspor taraftarı kuzenim ilgisini çekti ve maça gitmeye karar verdik.
Bütün gün “turistik”yürüyüş yaptığımız için akşam üzeri hayli yorgunduk ve hiç de maça gidecek hâlimiz yoktu, fakat Doğan (kuzenim) bu fırsatı kaçırmak istemedi. Eve yürüyerek 20 dakikalık mesafede olan maça gitmeye karar verdik. Gündüz Tito Bulvarı’ndaki pazar yerinden aldığımız Bosna-Hersek formalarını giyip yola çıktık. Hava gündüz çok soğuk değildi ama Saraybosna geceleri adamı titretir. Buna uygun olarak da formanın üzerine kalın bir şeyler giymeyi ihmal etmedik tabii.

TM87’nin mekânı Grbavica Jug’dan (Grbavica Güney tribünü) biletlerimizi aldık. Maça beş dakikalık gecikmeyle girdik ve bu ilk beş dakikalık dilimde çok şey kaçırmışız. Kuzenim bir hazırlık maçına bu kadar çok seyirici geleceğini tahmin etmiyordu. Stadyum tıklım tıklım doluydu. Kuşkusuz bunda Grbavica Stadyumu’nun tam da Grbavica mahallesinin ortasında, apartmanların hemen yanıbaşında olmasının payı yok değil. Yandaki fotoğrafta bu ilişki daha net bir şekilde görülür zaten. (Fotoğraf: worldfootball.net) Elbette, Zeljeznicar taraftarının ateşi de stadyumun tıklım tıklım olmasına katkıda bulunuyordu.



Stadyuma girdiğimizde korografi gösterisinden arda kalan karton parçaları yerlerdeydi ve yakılan meşalelerin oluşturduğu sis hâlâ dağılmamıştı. Üstelik dördüncü dakikada Vedad İbişeviç’in golünü de kaçırmıştık. Güney tribününde oturacak yer olmayınca, kale arkasının tam ortasındaki basamakların en altından maçı izlemeye başladık. Bir kaç taraftar bana Zeljeznicar - Maccabi maçında Medjunjanin’e nasıl sövdüklerini anlattı, ki bunu o maçla ilgili izlenimlerimde yazmıştım. (Bkz. Zeljo – Maccabi)

Maç gerçek anlamıyla “dostluk maçı” havasında geçiyordu. Bosna-Hersek ulusal takımı yine İbişeviç’in ayağından 38. dakikada ikinci golü de buldu. Fakat buna Zeljo 40. dakikada Beşliya’nın golüyle yanıt verdi.

İkinci devrede kuzenle beraber oturacak yer arayışına girdik. Lâkin, dikildiğimiz yer tam da fanatiklerin bulunduğu yerin alt tarafındaydı ve tezahürat sırasında ağızlardan saçılan tükürüklerden biz de nasibimizi alıyorduk.

İkinci devre daha çok taktik savaşı şeklindeydi. Edin Dzeko’lu Bosna bol bol pozisyona girdi ama pozisyonlardan yararlanamadı. Bosna futbolunun en keyifli tarafı da budur zaten. Orta sahaları bile hayli ofansiftir ve bol bol pozisyona girerler. Orta sahanın ortası kullanılmaz. Arkası ve önü kullanılır. Bu haliyle sürekli mücadelenin ön planda olduğu, izlemesi keyifli bir maçtı. Kuzen için bu keyif sigara içmenin serbest olmasıyla iki katına çıkmıştı.

11 Kasım’daki Portekiz maçını düşünen Bosnalı milliler ikinci yarıda maça fazla asılmadı. Zeljo daha diri bir görünüm sergiledi ama Bosna-Hersek mili takımıyla Zeljeznicar’ın kalitesi arasındaki fark tartışılamaz bile. İkinci yarıda gol olmamasına rağmen güzel bir futbol izledik. Yugoslav futbolunun kendi gitmiş adı kalmış güzelliklerinden örnekler bile izleyebildik. Çapraz paslar, hatta uzun çapraz paslar, ince bilek hareketleri ve Yugoslav faulu.

Bu Yugoslav faulundan nefret edenleri anlayamam bir türlü. İzlemesi keyifli futbolun garatisidir Yugoslav faulu. Rakip sahaya korkusuzca gitmenin emniyet sübabıdır. Rakip takımın Yugoslav faulunu engelleyebilmek için tek yapması gereken bu taktiği uygulayan takım gibi ofansif bir oyun kurgulamasıdır. Topu rakipten kapan oyuncu ne kadar çabuk ayağından çıkarırsa o kadar iyi. Topu çabuk çıkarabilmek için de tabii ki ileride adamınızın olması lazım. Yani onbir oyuncunun onbirini de kendi sahanıza hapsederseniz, topu kaptığınız anda daha dağıtamadan indirirler sizi.

Bir de bu topu kaptırmaya müsaade etmeyecek, gelen tekmeleri incelikle savuşturabilecek teknik ayaklar ise candır.

Maçta tam 85 dakika boyunca taraftarlar Bosna’yı değil, Zeljeznicar’ı destekledi. Farklı bir şey beklemiyordum. Ama en azından son beş dakika milli takımlarını unutmadılar...