Bir antropolog neden Bosna futbol kültürüne ilgi duyar? Cevabı burada.

For English: Click here


4 Ağustos 2017 Cuma

YAĞMURDAN SONRA MAKEDONYA’DA FUTBOL

2006 yılında kısa bir Balkan turundan sonra Four Four Two için bir yazı kaleme almıştım. Fenerbahçe'nin Vardar'la eşleşmesi üzerine Vardar'la ilgili de bir kaç kelam eden bu yazıyı üzerindeki tozla beraber bloga koyuyorum.
-------

Bu coğrafyaya dair genelde hepimizin aklına gelen savaşlar ve sürgünlerdir. Balkanlar deyince gözümüzün önünde yıkık evler, bombalanmış köprüler, evlerini terketmek zorunda kalan insanlar, roket ve mermilerle parça parça olmuş bedenler gelir gözümüzün önüne. Bu yazıda ne yazık ki bunları bulamayacaksınız. Balkan kentlerinden herhangi birinde bulunmuş bir kişi için Balkanlar çok farklı şeyleri ifade eder.

Puslu bir sonbahar sabahı Bulgaristan-Makedonya sınırının bulunduğu 1180 metre rakımlı Devebayır tepesinden otobüsle Makedonya topraklarına ayak bastığımda sanki Milcho Menchevski’nin 1995 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü almış Yağmurdan Önce filminin bir sahnesinin içinde buldum kendimi. Fakat, elbetteki filmde başrol karakteri Aleksandr Kirkov gibi seneler sonra köyüme gitmekten ziyade, amacım en az bir futbol maçı izlemekti. O hafta Üsküp’te Vardar-Sileks maçı vardı bahtıma. Kuşkusuz ki, Makedonya’nın diğer kentlerinde daha ilgi çekici maçlar da vardı: Prilep’teki Pobeda-Makedonija , veya daha da ilginci Kiçevo’da Napredok-Şkenderiya maçları gibi. Otuz yaşından sonra insanın gözüne yollar daha uzun geliyor. Başkentin konforunu tercih ettim açıkçası. İtiraf etmek gerekirse Vardar’ın Al-Kara renkleri de bu kararımda etkili olmadı değil hani.

17 Ekim 1991’de bağımsızlığını ilan eden Makedonya oldukça sıkıntılı günler geçirdi ve bu sıkıntıların hala devam ettiğini söylemek mümkün. Elbette ki, bu durumun futbola da yansıdığını söyleyebiliriz. Eski Yugoslavya döneminde Yugoslavya Ligi Şampiyonluğu’nu kazanan tek Makedonya takımı olma onurunu elinde tutan Vardar takımının taraftarları hala eski günleri özlüyor. 

Her ne kadar Vardar 1985/86 sezonunda Yugoslavya şampiyonu olmuş olsa da, bizde “asansör” olarak tabir edilen, Vardarlı bir taraftarın ise “yo-yo” olarak tanımladığı bir futbol kulübü. Şampiyon olan kadronun yıldız oyuncuları Belgrad takımlarının yolunu tutarken, bu futbolcular arasında bulunan Darko Pancev Avrupa Kupasını kazanan Kızılyıldız takımının as oyuncularından biriymiş. 

Hatta 1990/91 sezonunda Yugoslav liginde attığı gollerle Altın Ayakkabı ödülünü de kazanmış. Uzun süre futboldan elini ayağını çekmiş olan Darko Pancev sahibi olduğu “Cafe 9”da sakin bir hayat sürerken 2006 başlarında Vardar’ın genel menejerlik koltuğunda buluvermiş kendini. İşinin kolay olduğunu söylemek hayli güç. 18 Eylül’de Şkendiya’yı deplasmanda 2-0 yenerek liderliğe oturan Vardar’da yaşanan iktisadi sıkıntılardan dolayı ödemeler yapılamadığı için futbolcular Sileks maçından önceki iki antrenmana da çıkmamışlar. Maçta da futbolcuların istekli bir oyun sergilediklerini söylemek hayli güç. Fakat Vardar, Makedon liginin bir diğer takımı olan Bregalnitsa Ştip kadar şanssız değil. Nitekim Bregalnitsa oyuncuları sadece antrenmalara çıkmamakla kalmayıp maç günü sahaya da çıkmayı reddettiler ve sadece genç oyunculardan oluşan Ştip, Başkimi’ye kendi evlerinde 5-0 yenilerek adeta ligin dibine çapa attı.

Makedonya’da, hemen hemen tüm eski Yugoslav cumhuriyetlerinde olduğu gibi maç dışında taraftarları bulmanız hayli güç. Yaratılan olumsuz izlenim yüzünden taraftarların çoğu maç dışındaki zamanlarında takımlarına ait atkılarla pek de ortalıkta görünmüyorlar. Bundan dolayı, taraftarların yoğunluğunu takip ederek buluşma noktalarını belirlemeniz pek de mümkün değil. Fakat, her yerde olduğu gibi Üsküp’te de taksi şoförleri bunun için en uygun bilgi kaynakları. Üstelik Üsküp’te bir de lüksümüz var: Taksi şoförlerinin çoğu Türkçe biliyor. Ilık bir sonbahar günü Gradski Stadion’da (Şehir Stadı) oynanan maç adeta seyircisiz oynanıyor izlenimi veriyor. Daha önce Türkiye’nin Makedonya’yla maçlarını oynadığı 18.000 kişilik stadyumda en fazla bin seyirci var. Seyircilerin çoğu Vardar taraftarları. Vardar taraftar grubu Komiti ismini Osmanlı’ya karşı çete savaşı yürüten komitacılardan alıyor. Komiti stadyumun Batı tarafındaki kale arkasında yer alırken, kuzey yönündeki maraton tribünü tarafında da Loyal Fans göze çarpıyor. “Türklerle bir sorunumuz yok ama açıkçası Arnavutları aramızda görmekten pek memnun olmayız” diyor bir Komiti üyesi. Anlaşılan o ki Vardar taraftarlarının ülke nüfusunun %25’ini oluşturan ve Batı Makedonya’da Kosova ve Arnavutluk’a sınır bölgelerde çoğunlukta bulunan Arnavutlarla arası iyi değil. Nitekim taraftar lideri 24 yaşındaki Jarko da en çok çekindikleri deplasmanın Şkendiya ile maç yaptıkları Tetovo olduğunu belirtiyor. Yakın zamanda Makedon bir arkadaşım Tetovo’nun tamamıyla farklı bir ülke görünümünde olduğunu söyledi. Tetovo’daki Şkendiya maçlarının güçlüğü Şkendiya’nın güçlü bir takım olmasından kaynaklanmıyor. Aşırı milliyetçilikten gıdasını alan taraftarların maçı kaybetmeleri durumunda misafir takım ve taraftarları nasıl ağırlayacakları pek de sır değil.

Sileks maçında Vardar’ın her iki taraftar grubu da seslerinin yettiğince takımlarına destek olmaya çalışıyorlar, fakat bu, oyuncuları pek de etkilemiyor. Nitekim, Makedon liginin en iyi golcülerinden Sırp asıllı Stevitsa Rstiç’in golüyle Sileks vasat bir oyun sonucunda 1-0 galip bitirmeyi başarıyor. Vardar taraftarları için asıl maç bir sonraki hafta Manastır’ın takımı Pelister’le. Pelister maçının Vardar taraftarları için ayrı bir önemi var. Seneler önce Komiti grubunun liderleri kulüp yönetimiyle “tamamen duygusal” bir takım ilişkiler içine girince bundan pek hazzetmeyen bir grup da kale arkasındaki Komiti’den ayrılıp maratonda Loyal Fans isimli bir tribün grubu kuruyorlar. Fakat zaman geçtikçe Komiti’nin o dönemdeki reisleri değişiyor. Sonuç olarak bu ayrılığın pek de anlamı kalmıyor. Pelister maçına Komiti ve Loyal Fans birlikte aynı otobüslerle gideceklermiş. Açıkçası her iki taraftar grubunda da bu durumun heyecanı var.

Eskiden Kızılyıldız’lı, Hajduk Split’li, Dinamo Zagreb’li, Avrupa’nın en güçlü liglerinden birinde oynayan Vardar gibi, Sarajevo gibi takımlar artık iki-üç milyon nüfusluk ülkelerinin kasaba, hatta köy takımlarıyla futbol oynamak durumundalar. Futbolun kalitesindeki bu düşüş taraftar sayısında da büyük bir erozyona sebep olmuş. Beleş olmasına rağmen en fazla bin seyircinin Vardar-Sileks maçını izlediğini yeniden hatırlatayım. Yugoslavya döneminde Vardar’ın ezeli rakibi Radniçki Niş’miş. Ama artık Niş Sırbistan’da, başka bir ülkede. Düşünün ki, Karşıyaka bir daha Göztepe’yle, Sakarya da Kocaeli’yle bir daha aynı ligde yer alma şanslarını kaybetsin. Bu hüzünlü ayrılıklar eski Yugoslavya’daki tüm futbolseverler tarafından ifade ediliyor. Şimdi ise ezeli rakip olarak Yugoslav liginde hiçbir zaman başarı elde edememiş Pelister seçilmiş. Ara ara basketbolda eski Yugoslav takımlarını yeniden biraraya toplayan Adriyatik Ligi’ne benzer bir oluşumu futbolda da hayata geçirmeye yönelik fikirler ortaya çıkıyor. Elbette ki daha çok yol katedilmesi gerekiyor.

Her ne kadar belli bir yaştan sonra insan konforu tercih etse de bazı durumlarda bu konfor arayışı sorgulanıyor. Hesap kitap yapıldı ve bir sonraki hafta Manastır’da oynananacak Pelister-Vardar maçına gidilmeye karar verildi. Ailemin bir kısmının Balkan Savaşı’ndan önce göç ettiği Manastır’ı görmek gibi bir de minare kılıfı bulundu. Bir hafta sonra Osmanlı döneminde Balkanlar’ın en kozmopolit kentlerinden biri olarak bilinen, Balkanlar’da diplamasinin kalbinin attığı Manastır’a gidildi. Osmanlı döneminde nüfusu 75.000 olan Manastır (şimdiki adıyla Bitola) yaklaşık bir yüzyıl sonra ancak 95.000’e ulaşabilmiş. Bundan ötürü kent eski enfes mimari yapısını büyük oranda korumuş. Bir börekçide kahvaltı yapıldı. Mustafa Kemal’in ve Veli dedenin okudukları Manastır Askeri İdadisi ve içinde yer alan “Atatürk Anı Odası” da ziyaret edildi. Güneşli ve güzel bir günden istifade eden Manastırlılar kahvehaneleri doldururken Tumbe Kafe tepesinin hemen yanıbaşında bulunan, tepenin ismiyle anılan “Tumbe Kafe” stadyumuna gidildi. Beklentimin üstünde bir seyirci yoğunluğu vardı. Yaklaşık 8.000 kişilik stadyumun hemen hemen tamamı dolmuştu. Yeşil-Beyazlı Pelister takımının tribün grubunun ismi hemen ilgimi çekti: Şkembari (İşkembeciler). Boğazına düşkün birisinin iştahını kabartan bir isim bulmuşlar. İşkembecilerin oldukça ateşli bir taraftar grubu olduğunu belirtmek gerek. Açıkçası maç boyunca susmadılar. Yaptıkları meşale gösterisini ise gıptayla izledim. Bizdeki durumun aksine, tribünlere renk ve coşku getiren meşaleler Balkanlardaki maçlarda henüz fiili olarak yasaklanmamış. Meşalelere ve ateşli taraftara rağmen Şkembari grubunun hemen yanıbaşında ailelerin de çoluklu çocuklu maç izlemeye geldikleri gözümden kaçmadı. Demek ki hem meşale, hem de aile meclisi tribünlerde bir arada oluyormuş. Eğitim şart!

Misafir seyirciye ayrılan tarafta ise en fazla 20-30 kişi vardı. “Kolpalar!” diye iç geçirdim, “Hani altı otobüs gelecektiniz?”. Yanılmışım. Az sonra Komiti ve Loyal Fans kendilerine ayrılan tribünün tamamını hınca hınç doldurdular. Açıkçası, bu kadarını ben de beklemiyordum. Meşale geleneğini Vardarlı taraftarlar da bozmadı.

Pelister tribünlerinde dolanırken diğerlerinden farklı bir yeşil-beyaz formaya sahip bir genç dikkatimi çekti. Forma Bursaspor’un formasıydı. Doğal olarak muhabbete başladık. Bursaspor formalı genç Makedon Türküymüş. Manastır’a 40 kilometre uzaktaki Resen isimli 18.000 nüfuslu küçük bir kasabada yaşıyor. Resen’in özelliği nüfusunun yaklaşık yüzde yirmibeşinin Türk olması. 

Makedonya’daki Türkler’in youğunlaştığı Bulgar sınırına yakın kuzeydoğu bölgesinin tersine buradaki Türkler daha çok kentsel bölgelerde yaşıyor. Resen’in bir Türk futbol takımı var: Bratsvo Resen. Ne güzel bir isim: Bratsvo, Makedon dilinde “Kardeşlik” anlamına geliyor (Yugoslavya’nın mottosu “Bratsvo i Jedenstv”dur: Kardeşlik ve Birlik). Tarkan Capkun isimli Bursaspor formalı genç de bu takımda oynuyor. Aynı zamanda Resen’de bir butik işletiyor. Bundan dolayı sık sık İstanbul’a gidip geliyormuş. Zaten Makedonya’daki Türkler sadece Makedonya ve Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin değil, ticari ve kültürel ilişkilerin de aracısı olmalarıyla da Makedonlar tarafından sempatiyle karşılanıyorlar. Tarkan’ın yanında Bratsvo’nun başkanı Sebaedin Nasuf ve kulübün eski futbolcularından, şimdilerde her türlü işine koşturan Hamdi Tahir de var. Tabii ki o andan itibaren Bratsvo hakkında konuşuyoruz. 1969 yılında Prespa Resen takımında oynayan bir grup genç bu kulüpten ayrılıp Yıldırım ismiyle yeni bir futbol takımı kuruyor. Kulüp 1980’lerde Tito sonrasında siyasi baskı yüzünden “Bratsvo Resen” ismini alıyor. Kulübün ilk renkleri yeşil-beyaz. Biraz da Galatasaray’ın Avrupa’daki başarılarının etkisiyle kulübün renkleri sarı-kırmızı oluveriyor. Bratsvo Resen şu anda Makedonya üçüncü futbol liginde üst sıralara oynuyor. İki sene önce ikinci ligdeyken birinci lige çıkma mücadelesi veren Bratsvo maddi yetersizliklerden ötürü başarıya kavuşamamış. Nitekim, o seneki kadrosunda oynayan dört futbolcusu şu anda Pelister kadrosunda. Kulübün kendisine ait gelir kaynakları olmadığı için parlayan yıldız futbolcular başka takımlara gidiyor. Sebaedin Bey başarıyı yakalayabilmek için paranın çok elzem olduğunu belirtiyor. Bahsi geçen para o kadar da çok değil aslında: 10.000 Dolar gibi bir parayla ikinci lige, yaklaşık 50.000 Dolar gibi bir parayla da birinci lige çıkabileceklerini belirtiyor Bratsvolular. Böyle bir maddi kaynağın yaratılabilmesi için isim hakkını kullandırtmaya da razılar. Örneğin Türkiye’den bir firma Bratsvo’nun isim hakkını almak isterse buna seve seve razı olacaklarını söylüyorlar –ki Makedonya’da iş yapan birçok Türk firması var, reklama girmesin diye isimlerini vermiyorum. Hatta Bratsvolular takımın renklerini bile değiştirebileceklerini belirtiyorlar.

Aslında Makedonya’da Türklerin futbola ilgisi Bratsvo’yla sınırlı değil. Söylenceye göre Üsküp Osmanlılar tarafından fethedildiğinde Osmanlı ileri gelenlerinden bir zat kurban kesmiş. Kurbanın eti Üsküp’te yedi ayrı yere götürülmüş. Ertesi gün hangi parça en taze kaldıysa o bölge Türk mahallesi olarak seçilmiş ve sonrasında Karamanoğuları beyliği zaptedilince Balkanlar’a sürülen Karaman Türklerinin bir kısmı buralara yerleştirilmiş. Mahallenin ismi “Čaır”, yani bildiğimiz çayır. Şansıma Üsküp’te beni evinde ağırlayan aile de Çayır mahallesinin hemen yanıbaşında oturuyordu. Bir başkentte bu kadar taze bir havayı solumanın keyfi de ayrı oluyormuş. Çayır mahallesindeki Türk gençleri burada Zafer ismiyle bir futbol kulübü kurmuşlar. Fakat zamanla Çayır mahallesinin demografik yapısı değişince, mahalleyle birlikte kurulan futbol kulübü de Arnavut kimliğine bürünmüş. Takımın şu anki ismi Sloga. Arnavut ve Boşnakların takımı olarak biliniyor ve Makedon ikinci futbol liginde mücadele ediyor.

Maç bittikten sonra Manastır beni bir müddet bırakmak istemiyor. Bana olanca sıcaklığıyla sarılıyor. Hatta bunun için beni Üsküp’e götürecek trenin arıza yapmasına neden olarak üç saat gecikmesini sağlıyor. Otobüsle gitmeye karar veriyorum, bu sefer de karayolunda meydana gelen bir kaza yüzünden otobüsüm rötar yapıyor. “Manastır’ım! Bırak gideyim, insanların canını yakma, bir daha gelirim. Hem çok uzakta da değilim” diyorum. Hüzünlü gözleriyle bana bakıyor ve el sallıyor: “Bir daha yağmur yağdığında beni yalnız bırakma ama” diyor Manastır.

Pelister-Vardar maçı kaç kaç mı bitti? “Bakamadım bre Manastır’da maça. Konuştum da konuştum bizimkilerle. Unutmuşum oracıkta oynandığını maçın!” İstanbul’a gelince evde internetten baktım: Vardar deplasmanda 2-1 yenmiş.




22 Haziran 2014 Pazar

Bosna Ulusal Futbol Takımı ve takımın arkasındaki destekle ilgili 3 + 1 makale

Dün geceki Nijerya - Bosna maçından sonra Bosna-Hersek Ulusal Futbol Takımı Brezilya 2014'e veda etti. Bosna  için İran maçı prestij maçından başka bir şey olmayacak.

Haziran ayında Bosna futbolu ve ulusal takıma verilen destekle ilgili üç makale yayınlandı.

Bunlardan ilki Simon Kuper'in Financial Times'ta 6 Haziran 2014 tarihinde yayınlanan "Bosnia and Herzegovina's World Cup Debut" (Bosna-Hersek'in Dünya Kupası Sahnesine Çıkışı) başlıklı yazısı. Kuper bu yazıda Bosna-Hersek futboluyla ilgili bilinmeyenleri anlatmıyor, bilinenleri kendi gözünden aktarıyor. Bu yazı için Bosna'da üç gün kalan Simon Kuper, kendi gözüyle Bosna'daki durumu özetliyor ve "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" başlıklı efsane kitabın yazarının gözünden Bosna futbolunu okumak ayrı bir keyif. Yazı İngilizce.


Bilinir ki, sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz. Kuper'in yazılarının bu kadar keyifli, zihin açıcı olmasının nedeni de bu zaten: İlgi alanının sadece futbolla sınırlı olmaması. Nitekim Kuper Bosna'dayken boş durmamış ve Bosna'da bulunduğu süre içinde bir yazı da Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olan Avusturya Arşidükü Ferdinand'ın vurulmasının 100. yılı üzerine "Sarajevo: The Crossroads of History" (Saraybosna: Tarihin Kavşakları) kaleme almış.

Bu yazının başlığında bahsedilen 3+1 makaleden +1'i de bu makale.
İkinci makale ise genç bir gazeteci kardeşimize ait: Fatih Saboviç. Soyadından da anlaşılacağı gibi Boşnak kökenli bir kardeşimiz ve Bosna-Hersek taraftar grubu BH Fanaticos lideriyle çok güzel bir röportaj yapmış. Yazı "Boşnak, Hırvat, Sırp Omuz Omuza" başlığıyla Hürriyet'te Nijerya-Bosna maçından bir gün önce 20 Haziran 2014'te yayınlandı.  Fatih de aynı Kuper gibi, futboldan başka bir çok konuya duyarlı, takip edilmesi gereken bir genç gazeteci. Sanırım 23-24 yaşında falan. Ama gazeteci olgunluğu, meslek etiği, daha da önemlisi hayata karşı duruşu "bu mesleğin duayeniyim" diyen bir çok gazeteciye basar. Bu röportajda da çok akıllı sorularla, çok kaliteli bir yazı çıkarmış. 

Makalede beni rahatsız eden tek şey başlığı. Röportajın ufak bir bölümünde BH Fanaticos lideri Sanin Kariç, gerçeklikten ziyade neyi arzuladığını ifade etmiş: "Bosna genelindeki Hırvat ve Sırp kökenli vatandaşlar da bizimle birlikte... Hep bilrikte ortak güç oluyoruz." Hürriyet editörü de bunu başlığa taşımız.


Üçüncü yazı ise bunun tam tersini anlatıyor. Daha doğrusu, tersini anlatmaktan ziyade, var olan durumun yani Bosnalı Sırplarla Bosnalı Hırvatların Bosna-Hersek'i desteklememelerinin nedenlerini incelemeye çalışıyor. Bu yazı da İngilizce ve Karadağ Spor Akademisnin yayın organı Sportmont'un son sayısında, daha geçen hafta yayınlandı. "Perception of Bosnia and Herzegovina's Qualification to World Cup 2014" (Farklı Etnik Gruplar Tarafından Bosna-Hersek'in 2014 Dünya Kupası'na Katılımının Algılanışı) başlıklı bu yazı bana ait. Geçtiğimiz Mayıs Karadağ'ın başketi Podgorica'ya yaptığım yolculuk hakkında bu blogda bir yazı yazmıştımç Stefan Maguşa'nın transferi için Gençlerbiliği yönetiminden olumlu yanıt alamadım ama en azından buradan akademik bir makale çıkarabildim.

Bu yazıları Bosna Futbol Kültürü meraklılarının ilgiyle okuyacağını düşünüyorum. 

21 Haziran 2014 Cumartesi

SARAYBOSNA’DA GECENİN BİR YARISI MAÇ: BOSNA HERSEK - ARJANTİN

Şubat 2006’da Saraybosna’ya ilk geldiğimde karlı havanın soğukluğuna rağmen akşam vakti sokakların, caddelerin Saraybosnalılarla dolu olduğunu, şehrin cıvıl cıvıl olduğunu görünce şaşırmıştım. Bir ara gece yarısına doğru bir şeyler atıştırmak için yeniden dışarı çıktığımda ise bir iki saat önce capcanlı olan Saraybosna sokaklarında inler cinler top oynuyordu. 

Daha sonraları gece hayatının Saraybosna’da belli bir alanda değil, belli noktalarda devam ettiğini öğrendim. Yani, sokaklar bomboş oluyor ama arada kalmış bir gece kulübü ya da bir binanın mahzenindeki bir meyhane gayet de canlı bir “dernek”e ev sahipliği yapabiliyor.

Burası bir futbol bloğu ve ben size burada Saraybosna’daki gece hayatını anlatacak değilim. Fakat maçların Bosna-Hersek saatine göre tam da gece yarısında başladığı bir dünya kupası bir anlamda bu kentin gece hayatının bir parçası oluyor. Bundan mütevellit, konuya böyle bir başlangıç yaptığım.
Bir de anekdot aktarayım…

Sene 1986. Dünya Kupası Meksika’da. Valdano’nun, Igor Belanov’un, Yaremçuk'un (sadece ismi aklımda kalmış), Butragenyo’nun (Butragueno diye yazılıyormuş, şimdi google’dan baktım), Rummenige’nin oynadığı, Gary Lineker’in gol kralı olduğu, Maradona’nın tanrının eliyle gol attığı turnuva… Meksika Brezilya gibi Güney Yarıkürede de değil. Haziran’da oynanan maçlar cehennem gibi bir güneşin altında oynanıyor. Ama biz, daha doğrusu büyüklerimiz, Türkiye’de gece yarısında serin serin maçlarını izleyebiliyorlar. Bazı maçlar gece 01.00’de başlıyor ve tabii anneniz öğretmense o saatte ayakta olmanız biraz “sıkar”. Fakat gecenin bir yarısı sizi bir dürtüyor: “Dirim. Kalk Platini’nin maçı var…” Homurdanarak gözlerinizi ovuştururken kritik uyarı geliyor: “Sus, ses çıkarma. Anan duyarsa ikimizin de ağzına sıçar”. Babamın gönlü, Platini hastası olan oğlunun maçı kaçırmasına müsaade etmemiş.

Dünya Kupası ve gece yarısı maç izleme mefhumları, benim için birbirine uzak mefhumlar değildir. Güney Kore-Japonya 2002 yüzünden uykumuzdan ayılmadan önce maç izlediğimizi de hatırlarım ki gece yarısı maç izlemek kesinlikle tercihimdir.

Saraybosna’da üç yıl önce açılan, aydınlar ve muhalif sanatçılar için önemli bir mekân olan Kriterion sineması bir etkinlik düzenlemiş. Maçtan önce “Football Rebels” belgeselinin, Yugoslavya’nın milli futbolcularından, savaş döneminde kentin üstüne bombalar yağarken Saraybosna’da çocuklar için açtığı futbol okuluyla bilinen Predrag Paşiç’le ilgili bölümünün gösterimi, sonrasında da Predrag Paşiç’le söyleşi vardı. Etkinlikten sonra da sinemada naklen maç gösterimi…

Youtube'da belgeslin tamamının Bosnaca altyazılı, Fransızcası var:
https://www.youtube.com/watch?v=6Dk9DeYQHas

İngilizce tanıtım filmi (trailer) ise burada:
https://www.youtube.com/watch?v=iMznPmXI4JI

Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir etkinlikti (kaçırılmadı)

Saraybosna’ya gitmiş olanlar, ya da gidecek olanlar için yer tarifi yapayım. Kriterion Miljacka kıyısında. “Dom Syndikata”nın (bilenler için: Düğünü yaptığım yer) yaklaşık 50 metre ilerisinde, nehrin diğer tarafındaki Yunanistan büyükelçiliğinin hemen hemen karşısına denk düşen bir yerde. Geldiğinizde uğrayın. Bir bira için.
Belgesel filmi izlemek keyifliydi. Daha da keyiflisi ise Paşiç’le belgesel sonrası yapılan söyleşiydi.
Söyleşi bittikten sonra sinema yavaş yavaş dolmaya başladı. Kriterion maça hazırlığını yapmış. Maça başlamadan bira ve bir kadeh rakı 2,5 KM (yaklaşık 4 TL). Üstelik Bosna-Hersek’in her golünde içkiler tazeleniyor.
Kriterion ve Kupa Bira Spesiyalitesi
Küçük Fıçı: 2 KM
Büyük Fıçı: 3 KM

Maçın ilk 15 dakikasında:
Pan (Bira) + Rakı: 2,5 KM
Tuborg + Rakı: 3,5

Millitakımın her golünde içecekler şirketten tazelenecektir.

Maça başlamadan önce karatahtada iddia tablosu hazırlanmış. Sanırım Marko kardeşimiz bira ödülünü almıştır. (1)

Benim tahminim 0-0’dı. Kupada iddialı takımların ilk maçlarda kapalı bir futbol oynayacağını, Bosna’nın da ilk maçı olduğu için temkinli oynayacağını düşünüyordum. Ben de temkinliydim. Dört sene önce Türkiye-Bosna grup eleme maçından hemen önce NTV Spor’da Bağış Erten ve Banu Yelkovan’ın sunduğu “Taraftarın Senle” programında maç sonucu için 7-0 Bosna lehine yaptığım tahminden beri bu konularda biraz daha temkinli olmayı öğrendim ve 0-0 gibi mütevazı bir tahmin yürüttüm.

Fakat bunu yazarken bile etraftan tepki aldım. Boşnaklar değil mağlubiyetin, beraberliğin bile sözünün edilmesini istemiyorlar. Saraybosna’da arabalar, havai fişekler, çatapatlar, içkiler Bosna’nın galibiyetini kutlamak için hazırlanmış.

Kimileri “Bosna’nın başarıya ihtiyacı var” diyorlar. Futboldaki başarının bu ülkenin makûs talihini kıracağına inanıyorlar. Bosna ulusal takımını desteklemeyen Bosnalı Hırvatlarla Bosnalı Sırpların Dünya Kupası’nda olası bir başarıda Bosna ulusal takımını desteklemeye başlayacaklarına, Bosna’da farklı ulusal gruplar arasındaki birliğin futboldaki başarı sayesinde oluşabileceğini düşünenler bile var. Ben bu konuda karamsarım. Bunun nedenleri ile ilgili Karadağ Spor Akademisi’nin çıkardığı Sportmont dergisinde yayınlanan yazımı bir iki güne kadar bu bloğa da yüklerim.

Nitekim Predrag Paşiç de bu meyanda düşünüyor. Bosna’da siyasi sorunlar halledilmeden, futboldaki başarılar hiçbir işe yaramaz diyor, deneyimli futbolcu ve aydın, deneyimli Saraybosnalı Predrag Paşiç.
Bir de not ilave edeyim: Bosna’nın ilk onbiri neredeyse tamamıyla Bosnalı Müslüman (Boşnak) kökenli futbolculardan oluşuyordu. Tek istisna Zvijezdan Misimoviç.

Maç başlıyor ve ikinci dakikada Schalke 04’ün genç sol beki, Almanya Milli Takımı yerine Bosna’yı tercih eden genç yıldız Kolasinac’ın kendi kalesine attığı talihsiz golle tıklım tıklım dolu olan sinema salonu bir sessizliğe bürünüyor. Kasvetli havada sinema salonunda sigara dumanları yükseliyor. Evet, burası Bosna ve sinema salonunda bira ve sigara eşliğinde maç izliyoruz.

Fakat Bosna boyun eğmiyor. Bayağı da iyi oynuyorlar. Yugoslav futbolunun inceliklerini kibar ofansif faullerle, şık bilek hareketleriyle ve kısa, hızlı ve ayağa paslarla gerçekleştirdikleri hücumlarla keyifli bir oyun sergiliyorlar. Ama gol yolarında şanssızlar. Maç sonundaki istatistikler de bunu gösteriyor. Şut ve kaleyi bulan şut sayıları Arjantin’den daha yüksek. Bir de top kayıpları çok. Özellikle hücumda çok kritik topları kaybedebiliyorlar.

Maçın potansiyel yıldızları ise sessizdi. Dzeko adama adama markajdan nefes alamadı. Messi’yi ise kimi zaman üç oyuncu marke ediyordu. Bosna’nın bir başka genç yıldızı, 1992 yılında Berlin’de doğan halen Macaristan’ın Ferençvaroş takımında oynayan savunma oyuncusu Srebrenik kökenli Muhammed Besiç maç boyunca Messi’ye göz kırptırmadı. (2) Hatta rivayet odur ki, maç bittikten sonraki sabah Besiç’i Messi’nin otel odasının kapısında görmüşler.

İlk yarım saat güzel bir oyun vardı. Ama sonra oyun biraz sıkıcı olmaya başladı. Devre arasında biraz temiz hava almak için Miljacka kıyısına çıktım. Obala Bana Kulina Caddesi bomboştu. Tek tük arabalar geçiyordu. Maç öncesi kalabalığından eser yoktu.
Devre Arasında Obala Bana Kulina (Ban Kulin Sahili) ve Kriterion

İkinci devre başladıktan sonra, Messi yine Messiliğini yaptı ve Arjantin’in ikinci golünü 65. dakikada attı. Ben, şahsen hala Bosna’dan umutluydum ama takımın üzerine bir mahmurluk, bir yorgunluk çöktü. Son beş dakikada silkinir gibi oldular ve oyuna sonradan giren emektar Vedad İbişeviç’in 85. dakikadaki golü umutları tavan yaptırdı. Ama ikinci gol bir türlü gelmedi.

Maçtan sonra hayatta görmediğim bir şey vardı: Gece 02.00’de Bosna’da trafik.

Fakat hedonist duygularımızı bu geceki Nijerya maçına saklıyoruz…

          (1)   Uyarı için Emrah Öztekin'e teşekkürler.   (2) Srebrenik’i Srebrenica’yla karıştırmayın, Srebrenik Kuzey Bosna’da Tuzla yakınında bir kent.


Ekim 2013'te Viyana FREE Konferansı'ndaki sunuşum



25 ve 26 Ekim 2013 tarihlerinde FREE (Football Research in an Enlarged Europe - Genişlemiş bir Avrupa'da Futbol Araştırması) projesinin bir parçası olarak Viyana'da "Kimlikler" başlıklı bir konferans düzenlenmişti.

Doktora tez konumla ilgili olarak yaptığım sunuş "taslak metin" olarak yayınlandı. Doktora tezimin İngilizce özeti sayılabilecek "Bosna'da Futbol Taraftarlığı ve Kültürel Farklılıkların Oluşumu: Saraybosna'daki FK Zeljeznicar ve FK Sarajevo Taraftarları Üzerine Karşılaştırmalı bir Etnografik Çalışma" başlıklı taslak metni BURADA burada bulabilirsiniz.

Proje kapsamında daha önce düzenlenmiş dört ayrı konferans da dahil olmak üzere, yazılmış olan taslak metinleri ise BURADA bulabilirsiniz.



10 Nisan 2014 Perşembe

FK MLADOST PODGORICA (ya da Depedöğen Gençlik Ayaktopu Derneği, eski adıyla OFK Titograd, ya da FK Mladost Titograd)

(5 Nisan 2014, Cumartesi / Podgorica)

FK Mladost bir Bosna takımı değil, Karadağ takımı. Fakat sanıyorum Bosna futboluna ilgi duyan futbolseverlerin, futbol kültürü severlerin de ilgisini çekecektir. Nitekim her iki ülkenin de siyasî, tarihî ve daha da önemlisi kültürel birçok ortak noktası var ve özellikle futbol kültüründe baskın olan Yugoslav mirası iki ülkenin ortaklaştığı en önemli nokta.
Çemovsko Polje arkasındaki "depeler".
Karadağ, ülkenin büyüklüğüyle karşılaştırdığımız zaman başarılı bir ulusal futbol takımına sahip. FIFA 2014 grup elemelerinde 15 puanla gruplarında İngiltere ve Ukrayna’nın ardından üçüncü olmuş. Gruptaki diğer takımlar ise Polonya, Moldova ve San Marino. Ulusal takımdaki oyuncuların neredeyse tamamı yurt dışında oynuyor ve Karadağ Ligi’nde oynayan bir iki oyuncu, ulusal takımın sürekli oyuncusu değil. Nitekim Karadağ Ligi UEFA sıralamasına göre Avrupa’nın “kalitesiz” liglerinden biri. Geçtiğimiz sezon UEFA sıralamasında bir sıra atlayarak 43.lükten, 42.liğe yükselmişler. Bir üstlerinde İzlanda, bir altlarında ise Lihtenştayn var.

Bundan altı sene önce Sivasspor UEFA Kupası ikinci ön eleme maçlarında Karadağ’ın Grbalj takımıyla eşleşmişti. Sivas kendi evinde 1-0 galip gelmişti, ama Grbalj Karadağ’da Sivas’a adeta kök söktürmüştü.  O zamanlar Lig TV için Sivas’ın rakibi hakkında iki yazı kaleme almıştım. Dileyenler buraya ve buraya tıklayarak yazılara bakabilir.

O zamanlar hariçten, daha doğrusu “çevreden” gazel okumuştum, bu sefer ise oldukça farklı ve keyif aldığım bir deneyim sonrası bu yazıyı kaleme alıyorum.
Seneler önce, belki de 20 sene önce Kız Basketbol Takımı’yla Türkiye’de isim yapmış, benim de bir dönem yüzme takımında kulaç attığım Botaşspor bir de futbol kulübü kurmaya karar vermişti. Kız basketbol takımının kuruluş sürecinde olduğu gibi futbol kulübünün de ilk oyuncuları Botaş’ın çalışanlarının çocuklarıydı. 1987’de Adana’dan taşınmış olmamıza rağmen her yaz ve kış, toplamda senenin neredeyse bir ayını Adana’da, Botaş’ta geçirirdim. Her genç erkek gibi ben de Akdeniz güneşi yakıcılığını kaybetmeye başlarken spor tesislerinde futbol oynardım. O dönem, arada yeni yeni kurulan Botaşspor’un futbol takımının antrenman maçlarını da izlerdik.

Takımda bir oyuncu vardı. İsmi anonim kalsın, Orhan diyelim. Orhan iyi oynuyor, yüreğiyle oynuyor. Ama bazen kendini kaptırıp sorumlusu olduğu alandan uzaklaşıyor. Sami Hoca kızıyor. Orhan’a sesleniyor: “Orhaaaan”. Orhan duymuyor. Sami Hoca daha yüksek sesle sesleniyor. Orhan oralı değil. Sami Hoca bağırıyor. Yok! Sami Hoca avazı çıktığı kadar bağırıyor: “Lan Orhan, kime diyommm!”. Orhan en sonunda dönüyor: “Ne var a. koyum?” Sami Hoca sakinleşiyor ve hafif bir tonla: “Ben sana gösterecem!”

Seneler sonra Karadağ’ın başkenti Podgorica’da benzer bir sahne beni bu anılara götürüyor…
FK Mogren Budva başkent takımı FK Mladost Podgorica’ya karşı deplasmanda oynuyor. Mogren’in yakışıklı bir sağbeki var. Fena da oynamıyor. Müdahaleleri yerinde, yer tutuşu iyi ama lakayıt. Eli sürekli şortunda. Habire aşağı doğru çekiştiriyor ki düşük belli olsun, “trendy” görünsün. Teknik direktörü deli ediyor. Teknik direktör sesleniyor: “Jovan!” Jovan oralı değil. Teknik direktör bir daha sesleniyor: “Jovaaan”. Jovan bariz bir biçimde duymazlıktan geliyor. Teknik direktör ses tellerini yırtıyor: “JOVAAAANNNN”. Nihayetinde Jovan dönüyor: “Jebote Jovan” (Hay Jovan’ını .keyim) Teknik direktör sessizce yedek kulübesine çekiliyor.

Beni yıllar önceki bir anıya götüren bu anekdot gerçekleştiği sırada Mogren deplasmanda 1-0 öndeydi. Daha sonra Mladost 3-1 öne geçti ve maç 3-2 bitti. Soyunma odasında Jovan’la teknik direktör arasında nasıl bir muhabbetin geçtiğini ise bilmiyorum.
Karadağ'ın komşuları ve dağlık, sarp topografik yapısı.
(Kaynak: freeworldmaps.net)
Karadağ küçük bir ülke. Konya ilinin yarısından bile daha küçük. Ama mesafeler uzun. Adına yakışır bir biçimde, Karadağ’ın her tarafı yalçın dağlarla çevrili. 

Karadağ Spor Akademisi’nin düzenlediği konferansa gitmek için Saraybosna’dan otobüsle yola çıktığım anda bile nostaljinin peşimi bırakmayacağını biliyordum. Bir gece önceden otobüs firmasının web sitesinde, firmanın filosunun 1990’ların başında Türkiye’de üretilen O303’lerin şehirlerarası, hatta uluslar arası yollarda hala kullanılıyor oluşuna şaşırmıştım.


Sabah otogara gittiğimde ise bir sürpriz beni bekliyordu. Saraybosna’dan Podgorica’ya yedi saatlik yolu otobüsle değil, yine 1990’larda Türkiye’de Otoyol tarafından üretilen bir Iveco midibüsle gidecektim!

Uzun zamandır Balkanlardaki mesafeleri kilometreyle ölçmüyorum. Öyle yaptığınız zaman minik sürprizlerle karşılaşabiliyorsunuz. Örneğin, yedi saat süren bu yolun sadece 250 kilometre olması beni şaşırtmamıştı.

Yolu bu kadar uzatan kullanılan vasıta değil sadece. Yol Karadağ’ın isminin hakkını veriyor. Yalçın dağların arasında kıvrıla kıvrıla giden bir yol. Ama ne manzara! 

Piva nehri vadisinde kıvrıla kıvrıla uzayan Podgorica-Saraybosna yolu.

Yol üzerinde ard arda tüneller.

Karadağ’ın genel topografyasının aksine, Podgorica bir ovada kurulmuş. Podgorica zaten “Gorica Dağı’nın aşağısı” anlamına geliyor. Karadağ ne kadar dağlıksa, Podgorica da o kadar düzlük. Ama etrafı hep dağlık.

Podgorica’nın nüfusu 170 bine yakın. Ama başkent! Zaten ülkenin nüfusu hepi topu ancak 650 bin. Gezi rehberlerine göre Podgorica boşu boşuna gidilmemesi gereken bir kent. Tito dönemine kadar hiçbir önemi yokmuş. Nüfusu 10-15 bin civarındaymış. Tito döneminde nüfusu artmış. Zaten kentin Yugoslavya dönemindeki ismi Titograd. Yani Titokent.

Osmanlılar buraya Depedöğen ismini vermiş. Karadağ'ın tamamına egemen olamayan Osmanlı, ancak ovalık bölgelere egemen olabilmiş ve muhtemelen o nedenle "tepeleri" buradan "döğebilmiş". Podgorica Karadağ’ın turist merkezlerinin gölgesinde kalmış. Budva, Kotor, Herceg Novi gibi sahil boyundaki tarihî kentlerin yanında Podgorice’nin esamesi okunmuyor. Podgorica’da deniz yok, gece hayatı yok, saat 23:00’ten sonra hayat bitiyor ve tabii ki Podgorica’yı da ancak bir Ankaralı sevebilir.

Podgorica sevilmeli. “Karadağ’a gittim” diyebilmek için Podgorica’ya da gidilmeli, hatta Podgorica’dan ya Bosna’ya ya da Sırbistan’a o yalçın dağların arasından o eski püskü otobüslerle yolculuk edilmeli, sonra da “Ben gerçekten Karadağ’a gittim” diyebilmeli.
Sempozyumun son günü Karadağ Üniversitesi katılımcılar için bir araç sağlamış. Merkeze 15 kilometre uzaklıkta tarihî bir manastır varmış. O tarihî tapınağa gidilecekmiş. Ama şu tesadüfe bakın ki, aynı saatlerde Podgorica’da bir de maç var. Futbolseverin tapınağı bellidir. Ne yalan söyleyeyim, bir ara maça gitmekle geziye katılmak arasında ikilem yaşamadım değil. Geçenlerde fark ettim ki, uzun zamandır benim için bir kenti tecrübe etmenin en önemli unsurları kentin futbol yaşamı ve gastronomik zenginlikleriyle sınırlanmaya başladı. Yavaştan bu eğilimi değiştirmeyi düşünmüyor değilim. Belki damak tadından vazgeçebilirim ama futbol tedavi edilmesi çok zor bir illet. İşin doğrusu, daha Saraybosna’deyken bile Podgorica’da o hafta sonu oynanacak maçları not almıştım.

Sempozyum katılımcıları tarihî manastıra doğru yol alırken ben de Stari Aerodrom (eski havaalanı) diye bilinen Çemovsko Polje’deydim (Çemovsko Ovası). 

On iki takımlı Karadağ Birinci Ligi’nde onuncu sıradaki 23 puanlı FK Mladost Podgorica, on birinci sıradaki 22 puanlı FK Mogren Budva’yla oynayacak. Podgorica’nın diğer takımı Buduçnost ise deplasmanda Karadağ’ın Sancak bölgesinin takımı Rudar Pljevlija’yla oynuyor. Rudar madenci demek, zaten en baştan sempati kazandırıyor. Pljevlija ise bizim hanımın baba tarafının memleketi sayılır. Buduçnost kentin “esas oğlanı”. Maçlarını öyle ovada, çayırda değil, kentin en büyük stadyumu “Podgorica Stadyumu”nda oynuyor. Buduçnost kentin ileri gelenleri tarafından desteklenmiş. Cunta lideri tarafından birinci lige çıkma hikayesi var mı bilemiyorum ama her zaman taraftar kitlesi daha fazla olmuş. Takımın renkleri lacivert-beyaz.
Beyaz yerine sarı olaymış, daha da manalı olurmuş ama kentin üvey evlat muamelesi gören takımının renginde ise “Kırmızı” var!

Asıl vurucu nokta ise “kırmızılı” takımın ismi: Mladost Podgorica, yani Podgorica Gençlik. İsminde genç var, renginde kırmızı var! Gençlerbirlikli bir Ankaralının bu takıma gönlünün kaymaması mümkün mü?

Çemovsko Polje’de Mladost’un 1500 kişilik stadyumunun hemen yanı başında Buduçnost’un antrenman sahası ve kulüp binası var. 1500 kişilik stadyum ise dolu değil. Yağmurlu bir havada maçı izlemeye gelen en fazla 150 taraftar var. 
Mladost-Mogren maçının oynandığı sahanın arkasında solda Buduçnost
tesisleri ve antrenman sahası, sağda Mladost'un tesisleri.
Mladost 1950 yılında kurulmuş. İlk kurulduğunda ismi Mladost Titograd’mış. 1960 yılında ismi OFK Titograd olmuş. (Olimpik Futbol Kulübü) 1990’da ise yine Mladost olmuş ama bu sefer Titograd’ı da Podgorica yapmışlar. Mladost’un Yugoslav Ligi’ndeki en büyük başarısı 1956-57 sezonundaki ikinci lig dördüncülüğü. Genelde ikinci ligle üçüncü lig arasında gidip gelmiş. Fakat, sadece Karadağ ve Sırbistan takımlarının katıldığı Yugoslav Ligi’nin son iki sezonunda yine ikinci ligde dördüncü olabilmişler.

2006 yılında Karadağ bağımsızlığını kazandıktan sonra da en büyük başarıları 2010-11 sezonundaki beşincilik. Minyatür Karadağ liginde bile iki sezon ikinci ligde oynamışlar.

Bu sezon kulüp, tarihinde ilk kez Avrupa’da oynamış. UEFA Europa Ligi birinci eleme turunda Macar Videoton’u, ikinci turda Slovak FK Senica’yı geçmişler. Üçüncü turda Sevilla’ya çakılmışlar: Podgorica’da 6-1, İspanya’da 3-0 yenilmişler. Bu sezon ise küme düşmemeye oynuyorlar.

Bu maç adeta altı puanlık bir maç. Kaybederlerse rakip Mogren’in iki puan altına düşecekler, kazanırlarsa Mogren’le puan farkları dörde çıkacak.

Maçtan önce kulüp binasının etrafını dolaşırken eski bir Mladost oyuncusuyla tanışıyorum. Biraz “futbol muhabbeti” yapıyoruz. Gençliğimin efsanesi Dejan Saviçeviç’i soruyorum. 1991 yılında UEFA Kupası’nı kazanan kazanan efsane Kızılyıldız’ın efsane oyuncusu bağımsızlığından bu yana Karadağ Futbol Federasyonu’nun başkanı.

Oğlunun şu an Mladost’ta oynadığını ve muhtemelen Dejan Saviçeviç’in de maçı izlemeye geleceğini söyleyince içim ürperiyor. Nasıl ürpermesin! Önce Kızılyıldız’da, sonra Milan’da oynadığı yıllarda gözümü kırpmadan izlediğim, hatta Championship Manager’ın ilk versiyonlarında, yani sadece İtalya Ligi’nin olduğu versiyonlarında Saviçeviç aşkına Milan’la oynadığım yılları unutmak mümkün mü? Seneler sonra Saviçeviç’le tanışmak ne büyük mutluluk olacak!

İşte efsane Saviçeviç'in efsane driplingleri:


Saviçeviç'in hafızalara kazınan Zagreb röportajından bir bölüm:

Bunu duyar duymaz VIP tribünün yolunu tutuyorum. Ne yapıp edip Saviçeviç’le tanışacağım. VIP tribününe girmem zor olmuyor. Bir kulüp görevlisi yolumu kesiyor: “Nereye?” Kendi dilini konuşmamın sempatikliğine güvenip “Yağmur yağıyor, burada izleyebilir miyim?” diyorum. “Nerelisin?” diyor. “Türküm ama Saraybosna’da yaşıyorum.” Muhtemelen sık rastlanılan bir durum değil. VIP tribünündekilere sesleniyor: “Orada bir Türk’e yer var mı?” VIP tribünü camiası şaşırmış vaziyette “Gelsin” diyorlar. Ama ne VIP tribünü! Sanki Gençlerbirliği’nin “ihtiyarlar” tribünü. Necdet Abi, Hamdi Reis, Ozan Abi ayarında futbolkolik ağabeylerin arasında yerimi alıyorum.
Mladost "ihtiyarlar" tribünü
Bunlar da bizim ihtiyarlar... 
Daha önce kısa bir internet taraması yapıp, Mladost taraftarlarının kendilerine “Romantiçari” (Romantikler) dediklerini öğrenmiştim. Amcalardan birine;  “Siz Romantiçar mısınız?” diye sorduğumda yanıt çok açık: “Bilmem, karıma sorman lazım”.

İhtiyarlar tribünü meraklı. Bir sempozyum için Karadağ’a gelmem doğal, ama bu maçı izlemek için yağmurlu bir havada Çemovsko Polje’ye gelmiş olmam pek inandırıcı gelmiyor. Beni bir “scout”, futbolcu simsarı zannediyorlar. Zorlukla da olsa anlatıyorum derdimi. Bu arada yağmur yavaştan diniyor ve VIP tribünün sağındaki ve solundaki tribünler de hafiften dolmaya başlıyor. Toplam 150-200 kişilik taraftar kitlesi futbolcuları rahatsız etmeyi sevmiyor anlaşılan. Maç boyunca sessiz kalmayı tercih ediyorlar.

Belki tezahürat yapmıyorlar ama hepsi pürdikkat maça odaklanmış durumda. Ben de her zaman yaptığımdan farklı olarak, maçı izleyenleri izlemektense, maçın kendisini izlemeye karar veriyorum.

Mogren ilk başlarda maça ağırlığını koyuyor. Saha buram buram Yugoslav ekolü kokuyor. Defansta top çevirip diyagonal paslarla rakip kaleye saldıran futbolcular topu kaybettikleri anda rakibi yere indirmekten çekinmiyor. Avrupa’nın belki de en kalitesiz liginde düşmemek için oynayan bu iki takım da kıran kırana bir maç oynuyor. Ama sahada futbol ahlakına aykırı bir şey yok. Gencecik topçular topa hakim olabilmek için bedenlerini ve kafalarını ortaya koyuyorlar. Fakat Mogren oyuncuları daha istekli. Öğreniyorum ki, Mogrenliler uzun zamandır ücret alamıyorlarmış. Kulübün çok ciddi maddî sıkıntıları varmış.

Maçın başlarında defansta çok iyi top çeviren Mogrenliler, Mladost’un kendileri kadar istekli oynamadıklarını görünce yavaş yavaş blok halinde ileri çıkmaya başlıyor. 16 sırt numaralı sol bek Luka Pejoviç Mogren’in hızlı çıkışlarının kilit adamı rolünde. Zaten takımın en tecrübelisi de o. 29 yaşında ve Karadağ Milli Takım kariyeri olan bir oyuncu.

Maçın ilk yarısında Mogren oynadığı oyunla daha çok göz dolduruyor ama Mladost’un 9 numaralı oyuncusu da yavaş yavaş dikkatimi çekiyor. Nadir gelişen Mladost ataklarında bu genç çocuk tek başına Mogren defansını oldukça yoruyor. Taraftarlardan 9 sırt numaralı Stefan Mugoşa’nın takımın en iyi oyuncusu olduğunu öğreniyorum. 22 yaşındaki genç oyuncunun Karadağ 21 yaş altı ulusal takımında beş maçta üç golü var. (1) 15 Ekim 2013 tarihinde Karadağ’ın Moldova’ya kendi evinde 2-5 yenildiği maçın yedek kadrosunda da yer almış. FM müptelalarının bildiği ifadeyle AMC (attacking midfield center) yani hücuma yönelik orta saha oyuncusu Mugoşa maç içinde kendinden emin, mütevazı davranışlarıyla da dikkat çekiyor. “Zeki, çevik ve ahlaklı” bir oyuncu intibası yaratıyor. Meşhur Kızılyıldız Mugoşa’yı yakından takip ediyormuş ama Belgrad’ın efsane kulübü şu sıralarda maddi sorunlarla boğuşuyor.

Ve işte Mugoşa:



Mladost’ta dikkatimi çeken bir oyuncu da 2 numaralı formayı terleten Radule Zivkoviç. Mladost’un sağbek oyuncusu bana Beşiktaş’ın efsane sağbeki Takoz Recep’i hatırlatıyor. Oyun stili, rakip forvetleri takibi ve ayağına topu aldığı zaman Allah ne verdiyse topun dibine abanarak topu kendi ceza alanı dışına göndermesiyle ve az biraz da Karadağlı diğer futbolculara nazaran daha kısa boyu ama İrlandalı boksörlere benzeyen sağlam fizik yapısıyla…

Mladost’un futbolseverlerin odağındaki oyuncusu ise 10 numaralı formasıyla Vladimir Saviçeviç. Efsane oyuncu Dejan Saviçeviç’in oğlu. Taraftarlara soruyorum: “Gerçekten iyi oynuyor mu, yoksa babası sayesinde mi ilk on birde?” diye. Gerçekten iyi olduğu yanıtını alıyorum ama yine de sahada varlığına şahit olamadım.

Mogren ikinci yarıya da hızlı başlıyor. 56. dakikada net bir gol pozisyonu bulmalarının hemen iki dakika sonrasında Milan Durisiç’in ayağından bir gol kazanıyorlar ve deplasmanda 1-0 öne geçiyorlar. Bundan hemen iki dakika sonra bir gol pozisyonu daha yakalıyor Mogren ama değerlendiremiyor. Bu dakikadan sonra Mogren oyuncuları yavaş yavaş maçtan düşmeye başlıyor.

Mogren’in 15 numaralı sağ-beki de dikkat çeken bir performans gösteriyor. Yerinde müdahaleleri var, iyi yer tutuyor. Oyuncunun ismi, yukarıda zikrettiğimiz Jovan Baoşiç. Jovan kritik hamleler yaptıkça havalara giriyor. 19 yaşındaki Jovan kariyerinin başında ama havalara girdikçe oyundan düşmeye başlıyor.

İkinci yarıda ise neredeyse varlık gösteremiyor ve Mogren’in sağ kanadı Mladost oyuncuları için adeta “koridor”a dönüşüyor ve bir ara teknik direktör Jovan’a sesleniyor; “Jovane, hoçeş li kafu?” Yani “Jovan, kahve de ister misin?” Teknik direktör ve Jovan arasındaki muhabbet bu noktadan sonra kopuyor zaten.

İkinci yarı güneş açıyor ve oyunculara da bir hareket geliyor. Mogren’in iyice oyundan düştüğü dakikalarda Mladost’un yıldızı Mugoşa forvet hattında iki Mogrenli oyuncunun arasından topu adeta söküp alıyor ve şık bir plaseyle 72. dakikada Mladost’un ilk golünü atıyor. Bu golden altı dakika sonra bu sefer sağdan gelen ortayı güzel bir kafa golüyle taçlandıran 1.89 boyundaki Mugoşa kafa toplarına da hakim olduğunu gösteriyor.

Mogren adeta yıkılmış durumda. Ama daha bitmedi: Mugoşa bu golün hemen bir dakika sonrasında bir gol daha atarak durumu 3-1 yapıyor! Tek başına 7 dakika içinde üçleme yaparak takımını 1-0 mağlubiyetten 3-1 galibiyete taşımış oluyor. Maçın yıldızı Mugoşa üç gol atıyor ama havalara girmiş değil. Ciddiyetini koruyor. Yine de kondisyon eksikliği göz batıyor.

Maçın ikinci uzatma dakikasında Mogren’in golcü oyuncusu Durişiç kanattan gelen bir topu ağlarla buluşturuyor ama Mogren için artık çok geç. Maç 3-2 ev sahibi Mladost’un zaferiyle sonuçlanıyor.
Maçtan en büyük beklentim gerçekleşmiyor. Dejan Saviçeviç, muhtemelen havanın yağışlı olmasından dolayı, maça teşrif etmiyor ama bu gönül Balkanlar’da bir takıma daha meylediyor. Dahası, bu küçük ülkede, mütevazı bir takıma gönül vermiş güzel insanlarla karşılaşmış, tanışmış olmanın mutluluğunu yaşıyor.

Not 1: Tam da bu blog yazısını kaleme aldığım günlerde Tanıl Bora Radikal’de “Bir Takım Kur, Az Akrepli, Bol Yengeçli Olsun” başlıklı, futbol ve astroloji ilişkisi hakkında bir yazı yazdı. Yazıdan bir alıntı: “Bizim Gençlerbirliği kadrosuysa balık dolu (Ahmet, Gosso, Nizamettin, Petroviç, Yusuf Emre). Bu mevkilerdeki balıklar için konan teşhis: Ne iş olsa yapar cinsten; çok yönlü oyuncu da olabilir, yerini bulamayıp kaybola da bilir.”
Maguşa’nın doğum tarihi ise 26 Şubat 1992. Yani bir balık burcu. Ben astrolojiye inanmam, ama “inananlar için gelsin”.

Not 2:  Yazıyı hazırladığım sırada Mladost ve Mogren 9 Nisan 2014, Çarşamba günü Karadağ Kupası yarı-final ilk ayak maçında yine Podgorica’da karşı karşıya geldiler ve Mladost yine 2-0 galip ayrıldı. Gollerden biri de Mugoşa’dan.

11 Nisan 2012 Çarşamba

SLAVEN BİLİÇ

Geçen hafta Carvalhal’ın Beşiktaş’tan ayrılmasından sonraTürk gazetelerinde Slaven Biliç’in adı geçince hemen Hırvat gazetelerine baktım. Malum, “transfer” konusu mevzu bahisse, bizim gazeteler haberden çok fantastik kurgu yayınlamayı daha çok seviyor. Haber Hırvat medyası tarafından da doğrulanıyor. Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan sonra Biliç Beşiktaş’ı düşünebileceğini söylemiş.


2008 yılında Viyana’daki Hırvatistan – Türkiye maçı sonrası bloga yazdığım yazı için kullandığım fotoğraftan beri, Slaven Biliç’e içten içe ayrı bir sempati beslerim. Nedense son anda kaçan tur sonrası Slaven Biliç’in yüzündeki üzüntü, gözü yaşlı futbolcularını teselli etme çabaları çok samimi gelmişti bana. Penaltılarla kaybeden Hırvatistan’ın teknik direktörünün yabancısı olmadığımız bir tarzda, yani mafya babası edasıyla değil, gerçek bir abi gibi futbolcularını teskin etmeye çalışması gözlerimden kaçmamıştı.

Üç sene sonra, yani bundan yaklaşık beş buçuk ay önce Avrupa Futbol Şampiyonası grup eleme baraj maçında Türkiye ve Hırvatistan ile eşleşince, daha önce blogda yazdığım yazılara da atıfta bulunarak, Hırvat ve Türk gazeteleri taradığım bir yazı kaleme almıştım.

Çok ilginç bir şeyle karşılaşmıştım: Bizim gazeteler 2008’deki unutulmaz maçtan dolayı Hırvatların Türklerle eşleşmekten ne kadar korktuklarını yazıyordu. Hırvat gazetelere baktığımda ise Hırvatların ne kadar sevinçli olduklarını, “intikam” naralarını attıklarını gördüm. Hırvatistan’daki intikam atmosferinin içinde Hırvat milli takım teknik direktörü Slaven Biliç gayet soğukkanlı, nefret söyleminden uzak bir açıklama yapmış, Türkiye’nin iyi bir takım olduğunu ama kendilerinin daha iyi olduğunu söylemişti. Biliç bile Viyana’daki maçın rövanşını almak için ellerine çok iyi bir fırsat geçtiğini söylemişti ama Hırvat medyası için bu bile yeterli değildi. Biliç’i korkaklıkla suçlamışlardı.

Fakat, Biliç’in bu soğukkanlı ve nefret söyleminden uzak demeci Biliç’e sempatimin artmasına neden olmuştu. Kariyerine baktığım zaman Biliç hakkındaki yargılarımın boşa olmadığını gördüm. 1968 doğumlu genç teknik direktör, Yugoslav futbolunun Yugoslav futbolu olduğu dönemde Hajduk Split’te defans oyuncusu olarak parlamış. 1993 yılında Karlsruhe’ye 750 bin İngiliz Sterlin’i karşılığı transfer olmuş. Üç senelik başarılı Karlsruhe deneyiminden sonra 1996 yılında 1,3 milyon Sterlin’e West Ham United younu tutmuş. West Ham küme düşmemek için mücadele ederken Mart 1997’de Everton’dan geri çevrilemeyecek bir teklif almış. Everton’un 4,5 milyon Sterlin’lik teklifini küme düşmeme mücadelesi veren takımını sezon ortasında yarı yolda bırakmamak için kabul etmemiş ve Everton’a transferi ancak Ağustos 1997’de gerçekleşmiş.

Sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz derler ya, Hukuk Fakültesi mezunu bu genç tirek direktör zaman zaman rock gruplarında müzik yaparak hayatını futbolla kısıtlamayan dolayısıyla futbolla ilgili olarak da ne dediğini, ne yaptığını bilen bir yapıya sahip. “Futboldaki zaferler aynı savaşlar gibi bir ulusun kimliğini şekillendirir” diyen Hırvat lider Franjo Tudjman’dan farklı bir bakış açısıyla futbola yaklaşıyor Biliç. Futbolun bir oyun, eğlenceli bir oyun bilincinde ve diyor ki: “Kadınlara karşı çok büyük saygı duymakla birlikte, futbol bence dünyadaki en güzel şey.” Bu lafı da 2008’de Avrupa Futbol Şampiyonası öncesinde etmiş.

Hırvatistan ulusal kimliğinde futbol çok önemli bir yere sahiptir. Hırvatistan, aşırı milliyetçiliğin futbolu en çok sömürdüğü ülkelerden biridir. Bu ortamda Biliç’in hamasi demeçlerden kaçınmasını bilmesi bile bence başlı başına olumlu bir özelliktir. Bu Biliç’in milliyetçi olmadığı anlamına gelir mi? Gelmez. Ama en azından biz bunu Biliç’in basına verdiği demeçlerden anlayamıyoruz. Ulusal takımların teknik direkötrlerinin ne tür bir “millî” baskı altında olduğunu düşünürsek bu bile bence önemli bir meziyettir.

Şahsen, bir Gençlerbirliği taraftarı olarak, oyunun güzelliğine vurgu yapan böyle bir “adam”ın kendi takımımın başında olması beni mutlu ederdi. Beşiktaş’a geleceği yönünde haberler çıkınca kıskanmadım değil. Tabii ki nice kaliteli adamın başını yiyen “üç büyük” geleneği Biliç’e ne tür sürprizler yapar bilemeyiz. Muhtemelen bir kaç iyi –ve pahalı- oyuncusunu elden çıkarmak zorunda kalan, mali krizle boğuşan, dolayısıyla yeni transfer yapmakta da sıkıntıyla karşılaşabilecek olan bir takıma gelmek konusunda bir kere daha düşünecektir Biliç. Ama görünen o ki, Biliç İstanbul’dan ve Beşiktaş taraftarından etkilenmiş gibi.

(Fotoğraf: Jutarnji List)

5 Nisan 2012 Perşembe

Bosna Futbolu hakkında yeni blog (İngilizce)

Bir kaç haftadır Bosna futbolu ve Sırbistan birinci liginde oynayan tek Boşnak takım Novi Pazar hakkında Türkiye'deki Boşnakların haber portalı Haber Boşnak'ta haftalık yazılar yazıyordum.

Bu yazıları İngilizce'ye çevirip yeni bir blogda yayınlamaya karar verdim:
http://bosnianfootball.blogspot.com

Türkçe özgün metinlere ise her hafta buradan hiper bağlantı koyacağım.

Bu haftaki yazı için tıklayınız.