Bir antropolog neden Bosna futbol kültürüne ilgi duyar? Cevabı burada.

For English: Click here


Türkiye-Hırvatistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye-Hırvatistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

SLAVEN BİLİÇ

Geçen hafta Carvalhal’ın Beşiktaş’tan ayrılmasından sonraTürk gazetelerinde Slaven Biliç’in adı geçince hemen Hırvat gazetelerine baktım. Malum, “transfer” konusu mevzu bahisse, bizim gazeteler haberden çok fantastik kurgu yayınlamayı daha çok seviyor. Haber Hırvat medyası tarafından da doğrulanıyor. Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan sonra Biliç Beşiktaş’ı düşünebileceğini söylemiş.


2008 yılında Viyana’daki Hırvatistan – Türkiye maçı sonrası bloga yazdığım yazı için kullandığım fotoğraftan beri, Slaven Biliç’e içten içe ayrı bir sempati beslerim. Nedense son anda kaçan tur sonrası Slaven Biliç’in yüzündeki üzüntü, gözü yaşlı futbolcularını teselli etme çabaları çok samimi gelmişti bana. Penaltılarla kaybeden Hırvatistan’ın teknik direktörünün yabancısı olmadığımız bir tarzda, yani mafya babası edasıyla değil, gerçek bir abi gibi futbolcularını teskin etmeye çalışması gözlerimden kaçmamıştı.

Üç sene sonra, yani bundan yaklaşık beş buçuk ay önce Avrupa Futbol Şampiyonası grup eleme baraj maçında Türkiye ve Hırvatistan ile eşleşince, daha önce blogda yazdığım yazılara da atıfta bulunarak, Hırvat ve Türk gazeteleri taradığım bir yazı kaleme almıştım.

Çok ilginç bir şeyle karşılaşmıştım: Bizim gazeteler 2008’deki unutulmaz maçtan dolayı Hırvatların Türklerle eşleşmekten ne kadar korktuklarını yazıyordu. Hırvat gazetelere baktığımda ise Hırvatların ne kadar sevinçli olduklarını, “intikam” naralarını attıklarını gördüm. Hırvatistan’daki intikam atmosferinin içinde Hırvat milli takım teknik direktörü Slaven Biliç gayet soğukkanlı, nefret söyleminden uzak bir açıklama yapmış, Türkiye’nin iyi bir takım olduğunu ama kendilerinin daha iyi olduğunu söylemişti. Biliç bile Viyana’daki maçın rövanşını almak için ellerine çok iyi bir fırsat geçtiğini söylemişti ama Hırvat medyası için bu bile yeterli değildi. Biliç’i korkaklıkla suçlamışlardı.

Fakat, Biliç’in bu soğukkanlı ve nefret söyleminden uzak demeci Biliç’e sempatimin artmasına neden olmuştu. Kariyerine baktığım zaman Biliç hakkındaki yargılarımın boşa olmadığını gördüm. 1968 doğumlu genç teknik direktör, Yugoslav futbolunun Yugoslav futbolu olduğu dönemde Hajduk Split’te defans oyuncusu olarak parlamış. 1993 yılında Karlsruhe’ye 750 bin İngiliz Sterlin’i karşılığı transfer olmuş. Üç senelik başarılı Karlsruhe deneyiminden sonra 1996 yılında 1,3 milyon Sterlin’e West Ham United younu tutmuş. West Ham küme düşmemek için mücadele ederken Mart 1997’de Everton’dan geri çevrilemeyecek bir teklif almış. Everton’un 4,5 milyon Sterlin’lik teklifini küme düşmeme mücadelesi veren takımını sezon ortasında yarı yolda bırakmamak için kabul etmemiş ve Everton’a transferi ancak Ağustos 1997’de gerçekleşmiş.

Sadece futboldan anlayan, aslında futboldan da anlamaz derler ya, Hukuk Fakültesi mezunu bu genç tirek direktör zaman zaman rock gruplarında müzik yaparak hayatını futbolla kısıtlamayan dolayısıyla futbolla ilgili olarak da ne dediğini, ne yaptığını bilen bir yapıya sahip. “Futboldaki zaferler aynı savaşlar gibi bir ulusun kimliğini şekillendirir” diyen Hırvat lider Franjo Tudjman’dan farklı bir bakış açısıyla futbola yaklaşıyor Biliç. Futbolun bir oyun, eğlenceli bir oyun bilincinde ve diyor ki: “Kadınlara karşı çok büyük saygı duymakla birlikte, futbol bence dünyadaki en güzel şey.” Bu lafı da 2008’de Avrupa Futbol Şampiyonası öncesinde etmiş.

Hırvatistan ulusal kimliğinde futbol çok önemli bir yere sahiptir. Hırvatistan, aşırı milliyetçiliğin futbolu en çok sömürdüğü ülkelerden biridir. Bu ortamda Biliç’in hamasi demeçlerden kaçınmasını bilmesi bile bence başlı başına olumlu bir özelliktir. Bu Biliç’in milliyetçi olmadığı anlamına gelir mi? Gelmez. Ama en azından biz bunu Biliç’in basına verdiği demeçlerden anlayamıyoruz. Ulusal takımların teknik direkötrlerinin ne tür bir “millî” baskı altında olduğunu düşünürsek bu bile bence önemli bir meziyettir.

Şahsen, bir Gençlerbirliği taraftarı olarak, oyunun güzelliğine vurgu yapan böyle bir “adam”ın kendi takımımın başında olması beni mutlu ederdi. Beşiktaş’a geleceği yönünde haberler çıkınca kıskanmadım değil. Tabii ki nice kaliteli adamın başını yiyen “üç büyük” geleneği Biliç’e ne tür sürprizler yapar bilemeyiz. Muhtemelen bir kaç iyi –ve pahalı- oyuncusunu elden çıkarmak zorunda kalan, mali krizle boğuşan, dolayısıyla yeni transfer yapmakta da sıkıntıyla karşılaşabilecek olan bir takıma gelmek konusunda bir kere daha düşünecektir Biliç. Ama görünen o ki, Biliç İstanbul’dan ve Beşiktaş taraftarından etkilenmiş gibi.

(Fotoğraf: Jutarnji List)

20 Ekim 2011 Perşembe

ÜÇ SENE SONRA HIRVATİSTAN

Bundan iki sene önce, son iki turnuvada aynı gruba düşen Bosna ve Türkiye’nin bir daha aynı gruba düşmemesi yönündeki dileğimi ifade eden bir yazı yazmıştım. Bosna’yla aynı gruba düşmedik. Fakat ne yalan söyleyeyim, Bosna deplasmanda Fransa’yla berabere kalınca, biz de Almanya yenince galip sayılınca Bosna’yla play-off maçı oynama ihtimalinin olması beni kara kara düşündürmeye başlamıştı. Neyse ki aynı torbadaymışız. Sözün özü, Bosna’yla, üstelik de play-off gibi adrenalinin tavana vurduğu bir ortamda maç yapmaktan yırtmış olduk. Daha doğrusu yırtmış oldum.

Kader bana yine kıyak geçti ve Bosna olmasa bile Türkiye’yi başka bir Balkan ülkesiyle eşleştirdi. Tabii ki bir çok futbolsever gibi kurada Hırvatistan’la eşleşince aklıma iki maç geldi. Birincisi 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda, yani Türkiye’nin tarihi boyunca ilk defa katılmaya hak kazandığı bu turnuvanın ilk maçında yenildiğimiz maç. Bu maça ilişkin en önemli anekdot, Alpay gibi yeşil sahaların agresiflikte rakip tanımayan bir oyuncunun (Bakınız, penaltı kaçıran Beckham’la muhabbeti) kontra ataktaki Hırvat forvet oyuncusu Vlaoviç’i indirmek yerine kalemize kadar eskortluk yaparak “fair play” ödülü alması olmuştur.

Bu maçı belleklerimizden sildiğimiz epey oldu. 20 Haziran 2008’de Viyana’da Hırvatistan’la oynadığımız Avrupa Futbol Şampiyonası çeyrek final maçı, sadece bu maçı değil, bir çok başka maçı belleklerden silecek güçtedir. Öyle ki, el oğlu bile unutmamış. Kuralar çekilir çekilmez Hırvatistan-Türkiye eşleşmesi UEFA’nın bile web sitesinde manşetteydi.
11 veya 12 Kasım’da Türkiye’de, 15 Kasım’da Hırvatistan’da oynanacak maçların sonucunda bu seneki Avrupa Futbol Şampiyonası’na kimin gideceği belli olacak.

Bundan dört sene önce bir Ağustos akşamında Bosna-Hırvatistan arasında, misafir takımın 5-3 kazandığı bir dostluk maçı oynanmıştı. Öncesinde ve sırasında kavgaların, çatışmaların yaşandığı maça “dostluk” maçı demek ne derece doğru olur bilemem, ama maç sırasında Bosnalı taraftarlar Hırvatları kızdırmak için şöyle bir slogan atmışlardı: “Zagreb će biti Turska mahala”. Beatles’ın “Yellow Submarine” şarksının nakarat bölümünün (We all live in yellow submarine) uyarlanmasıyla oluşturulan bu slogan şu anlama geliyor: “Zagreb Türk Mahallesi olacak”. Değme Türk milliyetçisinin bile dile getirmeyeceği cinsten bir slogan! Bununla ilgili bir de yazı yazmıştım.

Maçı birlikte izlediğimiz Boşnak arkadaşlardan Hırvatlarla aralarındaki hadiseye bizi karıştırmamalarını istemiştim. Fakat böyle bir şey pek mümkün değil. Nitekim 20 Haziran 2008’de oynanan Türkiye – Hırvatistan maçı sonrasında Bosna’nın bir çok yerinde olaylar çıkmıştı. Brezilya-Hırvatistan maçlarında bile olayların yaşandığı Bosna’da, Türkiye-Hırvatistan maçında olay çıkması pek de garipsenecek bir durum değil. Malûm olduğu üzere, Bosnalı Hırvatlar –genelleme yapamasak da, yapmayı tercih etmesek de- Hırvatistan’a karşı ayrı bir sevgi beslerler. Bundan pek de hazzetmeyen Boşnaklar (Bosnalı Müslümanlar) da bu durumda Hırvatistan kiminle oynarsa, rakip takıma karşı bir sempati beslerler. Hele ki rakip takım Türkiye ise.

Bu sene muhtemelen benzer hadiseler yaşanmaz. Nitekim, Bosnalıların kafası çokça Portekiz’le meşgul olacaktır. Biz de Hırvatlarla baş başa kalacağız.

HIRVATLAR HAKİKATEN TÜRKLERDEN ÇEKİNİYORLAR MI?

Kura çekildiğinin ertesi günü Türkiye’deki gazeteleri okudum. Güzide basınımız Hırvatların Türkiye ile eşleşmesinden dolayı ne kadar bedbaht olduklarını yazıyor. Kuralar çekilir çekilmez, Slobodna Dalmacija, Dnevnik gibi Hırvatistan’ın önde gelen gazetelerine baktığımda ise çok farklı şeyler okumuştum. "Acaba yanlış mı okudum?" diye tekrar baktım. Yanılmıyordum. Korku veya en ufak bir çekince ne kelime, gazeteler “intikam” çığlıklarıyla doluydu. Çok büyük bir hata! Ben olsam intikam çığlıkları yerine gazeteleri “en kötü kurayı biz çektik” minvalinde başlıklarla donatırdım. Mâlum, sırtının sıvanmasında dehşet keyif alan bir toplumuz. Bunu bilenler de Türkiye’yi cepheden karşılarına alıp da adrenalin dopingi yapacaklarına, traş öncesi kremle sakalı yumuşatma yoluna gidebilirlerdi. Kendi kendime; “Biliç yanlış yapıyor” diyordum ki, manşetlerin altını okumaya başlayınca, Hırvat gazetecilerinin de en az bizimkiler gibi söylenenden bambaşka şeyleri manşete taşıma yeteneklerine sahip olduklarını gördüm.

BİLİÇ NE DEMİŞ?

Evet, Biliç Hırvat gezetelerin manşetine yansıdığı şekliyle bu eşleşmenin kendilerine bir intikam şansı doğurduğunun altını çizmiş ama söylediği bambaşka şeyler de var. Kuradan önce Bosna ve Türkiye ile eşleşmekten pek de memnun olmayacağını açıklayan Biliç, kura çekildikten sonra basına verdiği demeçte aynen şunları söylemiş:

“Hiç kuşku yok ki, çok güçlü bir rakibimiz var” diye başladıktan sonra masaya yumruğunu vuran Biliç devam etmiş: “Güçlüler ama bizden daha güçlü değiller. Türkler de şampiyonaya kalmak için çok hırslılar. Çok iyi oyuncuları var ve dünyanın en iyi teknik direktörlerinden birine sahipler. Kesinlikle kendi takımıma inanıyorum. Dört yıldır bu anı bekledim ve bu anın hayalini kurdum.” 2011'den 2008'i çıkarınca "ödrt" bulan ve bu şekilde aritmetik bir hata yapan Biliç sözünü şöyle tamamlamış: “Viyana’daki maçın rövanşını almak için mükemmel bir fırsatla karşı karşıyayız.”

En çok dikkatimi çeken ise Hiddink’le ilgili yorumu oldu. Hiddink’i ciddiye alıyor. Dünyanın en iyi takımlarını başarıya götüren hocanın bizde yarı-zamanlı kıvamında görev yaptığından haberi yok anlaşılan. Bir de Arda, Selçuk ve Mehmet Topal’dan çekiniyormuş.

HIRVAT MEDYASI NE DİYOR?

Hırvat gazeteciler bu açıklamadan memnun değiller. Zira, Biliç’i korkaklıkla suçlayanlar, Türkiye’yi gözünde büyüttüğünü iddia edenler var. Hırvat medyası daha cüretkar. Dnevnik gazetesi kura ile ilgili haberi şöyle bitirmiş:

“DAJTE NAM TE TURKE! EVO VAM İH. ILİ JESTE İLİ NİSTE...”

Tarafımca anlamına kesin olarak sadık kalınarak yapılan yarım-yamalak Türkçe çevirisi şöyle: “Türkiye’yi bize verin. İşte size fırsat! Ya şimdi, ya hiç bir zaman!”

Yugoslav iç savaşında gazetecilerin rolünü hatırlamamak olası değil.

İkinci maçı evlerinde oynamayı tabii ki de büyük avantaj olarak görüyorlar. İkinci maçı İstanbul cehenneminde oynamamaları onlar için bir avantajmış.

Eski Trabzonsporlu Vugrinec ise geçenlerde Jutarnji List gazetesinde Trabzon’daki üç yıllık deneyiminden yola çıkarak Türklerin ne derece fanatik olduklarıyla ilgili bir röportaj vermiş. Trabzon'la İstanbul arasındaki mesafenin (1183 km) Zagreb'le İstanbul arasındaki mesafeden (1359 km) birazcık daha az olduğundan haberleri yoktur muhtemelen.

Bu iki yazıdan anlaşılan şu: “Türkiye’deki maçı en az zararla atlatırsak bize her yer Trabzon!” (Pardon: “Bize her yer Zagreb”)

Maçın Zagreb’deki Maksimir Stadyumu’nda oynanması muhtemel. Maksimir Yugoslav iç savaşının başladığı yer olarak bilinir. Mayıs 1991’de Dinamo Zagreb ve Kızılyıldız arasında Maksimir Stadyumu’nda oynanan maç bu kanlı süreçte kıvılcımın çakıldığı yer olarak betimlenir.
Fakat, fanatik taraftarlara sahip Hajduk’un kenti Split de bu kritik maça ev sahipliği yapmaya talip.

Şahsen Kasım ayında buz gibi bir Habsburg kenti olan Zagreb’e gideceğime, Adriyatik’in Akdeniz kokulu Split cennetinde maç izlemeyi tercih ederim.

24 Ekim 2009 Cumartesi

BİR DAHA MÜMKÜNSE BOSNA’YLA AYNI GRUBA DÜŞMEYELİM

Bu blogda birçok yazıda, özellikle de geçtiğimiz Avrupa Kupası’ndaki Hırvatistan-Türkiye maçları öncesinde yazdığım yazılarda Bosnalıların Türkiye sevgisinden çokça bahsetmiştim.

Bosna Kralı Tvrtko’nun 1389 yılında Kosova Meydan Savaşı’nda Sırbistan Kralı Lazar’ın yanında Osmanlı’ya karşı savaşması sizleri yanıltmasın. O dönem hakkında inceleme yapan hemen herkes bilir ki Anadolu Beylikleri de Türkmen kabileler üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Osmanlı’yla çatışmaya girmekten çekinmemiştir. Yani Tvrtko’nun Lazar’ın yanında savaşa girmesi Türk düşmanı olduğu anlamına gelmez. Olsa olsa Osmanlı idaresi altına girmeyi istemediğini gösterir. Osmanlı’dan önce de Bosnalıların Türk boylarıyla ilişkileri vardı. Bektaşi dedelerinin bu topraklardaki varlığı ve bu gönül insanlarına Bosnalıların gösterdikleri misafirperverlik bilinir. Hatta denir ki, Bektaşi dedeleriyle Bosnalılar’ın bu gönül muhabbeti, Osmanlıların bu zorlu coğrafyada hâkimiyet kurmasını kolaylaştırmıştır. Hatta bu muhabbet öyle bir seviyedeydi ki, 1878 yılında Bosna’yı ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bölgedeki siyasi hâkimiyetini kurabilmek için Bosnalı Müslümanların İstanbul’daki Şeyhülislam’a bağlı olmalarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Bosnalılar dinlerini “Türk tipi Müslümanlık” olarak tanımlar, hatta Saraybosna’da yeni türeyen Türkleri de bu yüzden biraz garipserler: ”Biz Türk tipi Müslümanız, ama bu yeni gelen Türkler bizi Arap tipi Müslüman yapmaya” çalışıyorlar.

Bu futbol kültürü bloğunda Bosnalıların ve Türklerin muhabbetini uzun uzun yazacak değilim. Sadece son dönemde Bosna ile Türkiye’nin yaşadığı yoğun maç trafiğinden bahsetmeden önce bir paragraf açıp mevzuya öyle girmek istedim. Bosna-Türkiye dostluğu çok sağlam bir tarihi ve kültürel arka plana sahip. Bosnalı Sırpların Sırbistan’la, Bosnalı Hırvatların da Hırvatistan’la haşır neşirlikleri Bosnalı Müslümanlar; yani Boşnakları Türkiye’ye daha da yakınlaştırıyor: “Sizin Zagreb’iniz, Belgrad’ınız varsa bizim de İstanbul’umuz var!” Türkiye-Bosna milli maçları, ya da Avrupa kupalarında karşılaşan Türk ve Bosna takımları bu atmosferde oynuyorlar. Bosna tribünlerinde çoğu zaman Türk bayraklarını görürsünüz.

İlginçtir, 16 Ağustos 2000 tarihine kadar kimsenin aklına kardeş Bosna’yla dostluk maçı yapmak aklına gelmemiş. Yere göğe sığdıramadığımız kardeş Bosna’yla bağımsızlıklarından ancak sekiz sene sonra maç yapmışız. Saraybosna’da Koşevo Stadyumu’nda yapılan maçta da 2-0 yenilmişiz. Ondan bu yana da oynadığımız başka dostluk maçı yok. Fakat şu feleğin işine bakın ki son iki turnuvada da Bosna-Hersek’le aynı gruba düştük. 2008 Avrupa Şampiyonası grup eleme maçlarının ilki 2 Haziran 2007’de Saraybosna’daydı. İlk golü atmamıza rağmen Boşnaklar Fatih Terim’e güzel bir ders verdiler: Maç 3-2 Bosna’nın galibiyetiyle sona erdi. Bu maçın rövanşı 21 Kasım 2007’de oynandı. Daha doğrusu iki taraf da oynuyormuş gibi yaptı. Gruptan çıkma ihtimali kalmayan Bosna “oynuyormuş” gibi yaparak, Türkiye’yi fazla yormadan 1-0 gibi makul bir skorla yenildi. Eleme grubundan çıkamayan Macaristan gazetelerinin manşeti manidardı: “Türkiye-Bosna: Ebedi Dostluk”. Bu maçtan aldığımız üç puanla Avusturya-İsviçre yolu millilerimize açıldı.

Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’la eşleştiğimiz maç öncesi Boşnakların bu maçtaki olası tutumları hakkında görüşlerimi daha önce bu blogda yazmıştım:
Bkz: ZAGREB ĆE BİTİ TURSKA MAHALA


Nitekim maç sonrası olaylar Boşnakların ulusal takımımızın zaferiyle nasıl sevindiklerine de bu sayfalarda yer vermiştim:
Bkz. TÜRKİYE-HIRVATİSTAN MAÇINDAN SONRA BOSNA’DA KARGAŞA

Güney Afrika 2010 için kuralar çekildi ve yine Bosna’yla aynı gruba düştük. Bu sefer Bosna’nın Türkiye için kolay lokma olmayacağını belirtmiştim:
Bkz.TÜRKİYE’Yİ SÜRPRİZ BEKLİYOR

Yeni bir teknik direktörle yeni bir hava yakalayan Bosna-Hersek Ulusal Takımı 11 Ekim 2008’de İnönü Stadyumu’nda Türkiye’yle oynayacaktı. Bu maç öncesi Bosna teknik direktörü Ciro’nun “Türkiye forması giymeyin” yönündeki açıklaması da yine bu sayfalarda yer aldı:
Bkz. "TÜRKİYE FORMASI GİYMEYİN" NE DEMEK?

Sadece milli takıma değil, Türk takımlarına ait forma ve atkılara, hatta sadece üç büyüklerin değil, Boluspor gibi Süper Lig’de olmayan takımların aksesuarlarına bile rağbet eden Bosnalılar’ın Ciro’nun “Yahu her maça Türkiye formasıyla, bayrağıyla geliyorsunuz, bari Türkiye’ye karşı oynadığımız maça sadece Bosna forması ve bayrağıyla gelin” şeklindeki yakarışı bu blog vasıtasıyla medyamızda yer alır almaz, “sağ”duyulu futbolseverlerimiz bu çağrıda “mihrak” aramakta gecikmediler. Bosnalılar her hangi bir sürpriz yapmadılar. İlk golü atmalarına rağmen “Türkiye’ye ilk golü atan kaybeder” kuralı bu maçta da işledi: 2-1. Maçı izleyen 1600 Boşnak arasında Türkiye formaları, atkıları ve bayrakları görmek de mümkündü. Boşnaklar her maç bu tarz samimilikleri bize göstermekten çekinmiyor. Ama Türklerin Boşnaklara böylesine bir “sıcak” yapmaktan imtina etmesi de gözlerden kaçmıyor. Bilakis, Boşnakların meşale yakmaları yuhalanıyor. Bosnalı taraftarlar milli marşları okunurken “Jedna si Jedina” yani Bosnalı Sırplar tarafından kabul edilmeyen kendi “has Bosnalı” marşlarını okuyarak protesto ederken, ya da AB tarafından dayatılan bayraklarını indirip kendi tarihi “altın zambaklı” bayraklarını asarken de bizim tribünlerden nedense homurtular ve yine yuhalamalar başlıyor. Nedeni biraz cahillik, biraz da başka şeyler.

Bosna aslında 9 Eylül 2009’da Zenica’da oynanan maçta da bir sürpriz yapmadı. O maçta da bolca Türk bayrağı vardı ve Bosna ile Türkiye 1-1 berabere kaldı. Ama Türkiye gruptan çıkamamıştı. Baraj maçlarına kalma hakkını elde eden taraf Bosna-Hersek olmuştu. Ders almasını değil, ders vermesini seven Fatih Terim’in Emre B.’de vücut bulan futbol ahlakı aslında Bosna’ya değil ama Belçika’ya takılmıştı, ama Bosna bize bunu nasıl yapabilirdi? Haddini bilmemişti. Futbolseverlerimizin hedefi olmaya hak kazanmıştı.

Bosnalılar Türklerle Bosnalılar arasında şöyle bir benzetme yaparlar: “Türkiye ve Bosna kardeştir. Türkiye büyük ağabeydir, Bosna ise küçük kardeş. Küçük kardeş de arada büyük ağabeyi yenmek istemez mi?” Bizim de Bosna’yı evden biri olarak gördüğümüz kesin. Osmanlı’da yaşayan çeşitli halkları, özellikle de bizlere yakın olanları “tebaa” olarak görmekten kaynaklansa gerek, Bosna bizim için “küçük kardeş”ten çok “evdeki besleme” gibi: Sadık, kimin patron olduğunu bilen…

Ben artık Bosna ile Türkiye’nin aynı gruba düşmesini istemiyorum. Yugoslav ekolünden gelen diğer eski Yugo kardeşleri gibi futbol arenasında yavaş yavaş daha iyi yerlere gelen Bosna futbolundan korkumdan değil. Sonuçta 8-0’lık mağlubiyetlerle büyümüş bir kuşaktanım. Yenilgiyi kaldırabiliyorum ama kaldıramadığım başka şeyler var. Bosna’nın Ermenistan ve Estonya maçları öncesinde Bosna’daki dedikodu gazetesi Erivan ve Riga’ya Türkiye’den önemli miktarda para gittiğini söylüyordu. Bu ise Türkiye’de kimse tarafından garipsenecek bir durum değildi. Ankara’da bir kahvede Bosna-Ermenistan maçını izlerken Ermenistan’ın her atağında heyecanlanan bir amcanın şu sözleri kulağımda çınlıyor hala: “Şu milli takım bizi Ermenistan taraftarı yaptı ya, helal olsun!” Dünya yolsuzluk şampiyonasında her zaman prestijli bir konuma sahip olan güzel yurdumuzda Erivan ve Riga’ya teşvik primi gönderildiği iddiaları çok da şaşırtıcı değildir sanırım. “Sağ”duyulu Türk futbolseverlerin gösterdikleri hazımsızlık, karşı tarafı bir şekilde “hakir” görme durumu kaldıramadığım şeyler. Ebedi kardeşimiz Bosna’nın gruptan çıkmasını engellemek için en son seçimlerde AB’ye Türkiye’nin alınmaması gerekliliği yönünde propagandanın taraftar topladığı Estonya’ya ve sevgili komşumuz Ermenistan’a teşvik primi gönderildiği iddiaları ise midemi bulandırıyor. Yanlış anlaşılmasın; midemi bulandıran şey teşvik primi gönderildi denilen ülkelerin Estonya ve özellikle de Ermenistan olması değil. Bu kadar “sağ”duyulu bir ülkenin bu kadar midesiz oluşu…

Ol bu sebeplerden ötürü artık mümkünse Bosna ile aynı gruba düşmeyelim diyorum.

21 Haziran 2008 Cumartesi

SLAVEN BILIĆ: BU YENİLGİYİ ÖMRÜM BOYUNCA UNUTMAYACAĞIM


(Günlük gazete Slobodna Dalmacija’dan / Hırvatistan, 21 Haziran 2008)

Yenilgi sonrasında basının karşısına çıkan Hırvatistan teknik direktörü Slaven Bilić’in, üzüntüsü her halinden belliydi.

- İyi maç oldu ve her iki tarafı da tebrik ederim. Maçın sonucu inanılmazdı. 120 dakika boyunca daha net pozisyonlara giren taraf bizdik, rakibimiz ise sadece zaman zaman preste üstünlük sağladı. Bizden daha iyi değillerdi, hatta diyebilirim ki biz daha iyiydik. Son iki dakikayı açıklayabilmem mümkün değil ve bu son iki dakikada yaşananlar bizi ömrümüz boyunca bir gölge gibi takip edecektir.

Penaltı atışları sırasındaki stresi nasıl açıklayacaksınız?

- Penaltı şans oyunu gibidir. Oyuncularımla gurur duyuyorum ve onlara yöneltebileceğim en ufak bir olumsuz eleştirim bile yok. Fakat, bu rakibi yenebileceğimizi ve turnuvada en sona kadar gidebileceğimizi düşünürken böyle bir şeyin başımıza gelmesinden ötürü mutsuz ve üzgünüz. Yenilgiyi hak etmedik.

Klasnić ‘in golünden sonra bu kadar kısa zaman içinde Türklerin geri deöneceğini kimse tahmin edemezdi.

- Gol yiyeceğimizi kesinlikle tahmin etmiyordum, sadece ağır baskı altında kalacağımızı biliyordum. Topu kaptığımız anda kontratağa kalktık fakat orta sahayı geçemeden topu kaybettik, geri dönen topta da golü yedik.

Golü yedikten sonra her şey penaltılara kalmıştı ve Hırvatların hala şansı vardı…

- Penaltılara geçildiğinde sanki her şey olmuş bitmiş gibiydi. Türkler psikolojik olarak avantajlıydı. Oyuncuların aklından neler geçiyordu bilemiyorum, ama eminim ki akıllarında hâlâ son anda yedikleri gol vardı. Penaltılar sırasında bile oyuncular hâlâ bu golü konuşuyorlardı.

120 dakika boyunca sahanın en iyisi olan Luka Modrić’in ilk penaltıyı kaçırması oyuncular üzerinde ek bir baskı yarattı.

- Luka çok iyi bir oyuncudur ve penaltıyı kaçırmayı hak etmedi. Öte yandan Luka turnuva boyunca takımın lokomotifiydi. Açıkça şunu söyleyebilirim ki, ne Türkler ne de Hırvatlar oynadıkları oyunla yenilgiyi hak etmediler. Turnuva boyunca Türklerin inanılmaz bir biçimde kazandıkları üçüncü maç bu ve eğer şansları ve inatları böyle devam ederse Almanya’yı yenip finale kalmaları sürpriz olmayacak. Açıkça görülüyor ki, oyuncuların kalitesinin yanı sıra onları zafere odaklayan başka şeyler de var. Bir çok sakat oyuncuları var. Fiziksel olarak tükenmiş durumdalar ve Almanya’ya göre bir gün daha az dinlenecekler. Belki bazı sakat oyuncular iyileşebilir. Ne olursa olsun Türklerin sonuna kadar gitmek için ellerinden geleni yapacaklarına eminim.

Hırvatistan’ı bekleyen Dünya Kupası eleme maçları var.

- Bu maçı hafızalardan silip sanki hiç bir şey olmamış gibi devam etmek mümkün değil. Olağan bir maç değil bu. Oyunu kaybediş biçimimiz çok trajik. Öte yandan, genç bir takımız ve yolumuza devam etmek ve Dünya Kupası’na katılabilmek için hazırlanmak durumundayız. Yarın bizim için yeni bir gün olacak ve daha da güçlenmiş olarak geri döneceğiz. Oyuncularımın karakterlerine güveniyorum, daha da güçlü bir şekilde yola devam edecekler.

Bilić “uzatmanin uzatmasina” dikkat çekti:

- Hakem iki dakika uzatmaya işaret etti. Uzatmalarda oyuncu değişimi yapmak istedik fakat bu gerçekleşmedi. Neden müsaade etmediklerini anlayamıyorum. Elbette ki, yenilginin suçunu hakemlere atmıyoruz, bu hakemlerin hatası değildi. Türkler oyuncu değişikliğine fırsat tanımadı. İnanıyorum ki maç bitseydi bile Türkler sahada oynamaya devam edeceklerdi.

OYUNCULAR NE DEDİ?

Luka Modrić (Konuşurlken gözleri ağlamaktan dolayı hâlâ kırmızıydı):

- Bu büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı. Türkiye bizi son saniyelerde attığı golle psikolojik olarak çökertti. Durum 0-0’ken bile böyle bir şeyin gerçekleşeceğini hayatta tahmin edemezdim. Gerçek şu ki, son saniyelerde gelen bu gol penaltı atışlarına sinirlerimiz tükenmiş bir biçimde girmemize yol açtı. İki dakika içinde önce yarı finaldeydik, sonra birdenbire elendik. Galip olan taraf olabilirdik. Çünkü iyi oynadık ve Türklerden daha fazla pozisyon yakaladık.

Dario Šimić:

- Hâlâ şoktayım. 119. dakikada yarı finaldeydik. Bir dakika sonra ise neler olup bittiğine inanmak gerçekten güçtü. Böyle bir şey başıma hiç gelmedi. Soyunma odasındayken hala şaşkındık. Özellikle bu duruma inanmak genç oyuncular için çok güçtü.

Stipe Pletikosa:

- Ne diyebilirim ki? Hâlâ olan bitene inanamıyorum. Dünyada üç maçı art arda son dakikada attığı golle alabilen başka bir takım var mıdır acaba?

Röportaj: Pero Smolčić

http://www.slobodnadalmacija.hr/Sport/Vatreni/Vatreni/tabid/164/articleType/ArticleView/articleId/11978/Default.aspx

Çeviri: Lejla Gotovuša & Özgür Dirim Özkan

20 Haziran 2008 Cuma

MOSTAR POLİSİ TÜRKİYE-HIRVATİSTAN MAÇI İÇİN ALARMDA

Merkezi Mostar olan Hersek-Neretva Kantonu İçişleri Komiseri Himzo Conko Bosna gazetesi Dnevni Avaz’a dün yaptığı açıklamada Türkiye-Hırvatistan maçı sırasında veya maç sonrasında ortaya çıkabilecek herhangi bir düzen bozucu davranışa polisin anında müdahale edeceğini bildirdi. Hersek’in çeşitli bölgelerinden de alınan destekle 80.000 nüfuslu Mostar kentinde yaklaşık 650 polis maç sırasında alarmda olacak. Bu birliklerin içinde Bosna’nın “Robocop” birimi MIA-HNK’ye bağlı polisler de olacak.

Özellikle Mostar, Stolac ve Prozor’da holigan grupların olay çıkarmasından endişe ediliyor. Çekinilen şey ise şiddet olaylarının uluslararası boyuta varması. Nitekim, yetkililer bir kaç gün önce oynanan Hırvatistan-Almanya maçında benzer sorunlar yaşandığını, bugün oynanacak maçın ise daha da önemli bir maç olduğunu eklediler.