20 Ekim 2011 Perşembe
ÜÇ SENE SONRA HIRVATİSTAN
Kader bana yine kıyak geçti ve Bosna olmasa bile Türkiye’yi başka bir Balkan ülkesiyle eşleştirdi. Tabii ki bir çok futbolsever gibi kurada Hırvatistan’la eşleşince aklıma iki maç geldi. Birincisi 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda, yani Türkiye’nin tarihi boyunca ilk defa katılmaya hak kazandığı bu turnuvanın ilk maçında yenildiğimiz maç. Bu maça ilişkin en önemli anekdot, Alpay gibi yeşil sahaların agresiflikte rakip tanımayan bir oyuncunun (Bakınız, penaltı kaçıran Beckham’la muhabbeti) kontra ataktaki Hırvat forvet oyuncusu Vlaoviç’i indirmek yerine kalemize kadar eskortluk yaparak “fair play” ödülü alması olmuştur.
Bu maçı belleklerimizden sildiğimiz epey oldu. 20 Haziran 2008’de Viyana’da Hırvatistan’la oynadığımız Avrupa Futbol Şampiyonası çeyrek final maçı, sadece bu maçı değil, bir çok başka maçı belleklerden silecek güçtedir. Öyle ki, el oğlu bile unutmamış. Kuralar çekilir çekilmez Hırvatistan-Türkiye eşleşmesi UEFA’nın bile web sitesinde manşetteydi.
11 veya 12 Kasım’da Türkiye’de, 15 Kasım’da Hırvatistan’da oynanacak maçların sonucunda bu seneki Avrupa Futbol Şampiyonası’na kimin gideceği belli olacak.
Bundan dört sene önce bir Ağustos akşamında Bosna-Hırvatistan arasında, misafir takımın 5-3 kazandığı bir dostluk maçı oynanmıştı. Öncesinde ve sırasında kavgaların, çatışmaların yaşandığı maça “dostluk” maçı demek ne derece doğru olur bilemem, ama maç sırasında Bosnalı taraftarlar Hırvatları kızdırmak için şöyle bir slogan atmışlardı: “Zagreb će biti Turska mahala”. Beatles’ın “Yellow Submarine” şarksının nakarat bölümünün (We all live in yellow submarine) uyarlanmasıyla oluşturulan bu slogan şu anlama geliyor: “Zagreb Türk Mahallesi olacak”. Değme Türk milliyetçisinin bile dile getirmeyeceği cinsten bir slogan! Bununla ilgili bir de yazı yazmıştım.
Maçı birlikte izlediğimiz Boşnak arkadaşlardan Hırvatlarla aralarındaki hadiseye bizi karıştırmamalarını istemiştim. Fakat böyle bir şey pek mümkün değil. Nitekim 20 Haziran 2008’de oynanan Türkiye – Hırvatistan maçı sonrasında Bosna’nın bir çok yerinde olaylar çıkmıştı. Brezilya-Hırvatistan maçlarında bile olayların yaşandığı Bosna’da, Türkiye-Hırvatistan maçında olay çıkması pek de garipsenecek bir durum değil. Malûm olduğu üzere, Bosnalı Hırvatlar –genelleme yapamasak da, yapmayı tercih etmesek de- Hırvatistan’a karşı ayrı bir sevgi beslerler. Bundan pek de hazzetmeyen Boşnaklar (Bosnalı Müslümanlar) da bu durumda Hırvatistan kiminle oynarsa, rakip takıma karşı bir sempati beslerler. Hele ki rakip takım Türkiye ise.
Bu sene muhtemelen benzer hadiseler yaşanmaz. Nitekim, Bosnalıların kafası çokça Portekiz’le meşgul olacaktır. Biz de Hırvatlarla baş başa kalacağız.
HIRVATLAR HAKİKATEN TÜRKLERDEN ÇEKİNİYORLAR MI?
Kura çekildiğinin ertesi günü Türkiye’deki gazeteleri okudum. Güzide basınımız Hırvatların Türkiye ile eşleşmesinden dolayı ne kadar bedbaht olduklarını yazıyor. Kuralar çekilir çekilmez, Slobodna Dalmacija, Dnevnik gibi Hırvatistan’ın önde gelen gazetelerine baktığımda ise çok farklı şeyler okumuştum. "Acaba yanlış mı okudum?" diye tekrar baktım. Yanılmıyordum. Korku veya en ufak bir çekince ne kelime, gazeteler “intikam” çığlıklarıyla doluydu. Çok büyük bir hata! Ben olsam intikam çığlıkları yerine gazeteleri “en kötü kurayı biz çektik” minvalinde başlıklarla donatırdım. Mâlum, sırtının sıvanmasında dehşet keyif alan bir toplumuz. Bunu bilenler de Türkiye’yi cepheden karşılarına alıp da adrenalin dopingi yapacaklarına, traş öncesi kremle sakalı yumuşatma yoluna gidebilirlerdi. Kendi kendime; “Biliç yanlış yapıyor” diyordum ki, manşetlerin altını okumaya başlayınca, Hırvat gazetecilerinin de en az bizimkiler gibi söylenenden bambaşka şeyleri manşete taşıma yeteneklerine sahip olduklarını gördüm.
BİLİÇ NE DEMİŞ?
Evet, Biliç Hırvat gezetelerin manşetine yansıdığı şekliyle bu eşleşmenin kendilerine bir intikam şansı doğurduğunun altını çizmiş ama söylediği bambaşka şeyler de var. Kuradan önce Bosna ve Türkiye ile eşleşmekten pek de memnun olmayacağını açıklayan Biliç, kura çekildikten sonra basına verdiği demeçte aynen şunları söylemiş:
“Hiç kuşku yok ki, çok güçlü bir rakibimiz var” diye başladıktan sonra masaya yumruğunu vuran Biliç devam etmiş: “Güçlüler ama bizden daha güçlü değiller. Türkler de şampiyonaya kalmak için çok hırslılar. Çok iyi oyuncuları var ve dünyanın en iyi teknik direktörlerinden birine sahipler. Kesinlikle kendi takımıma inanıyorum. Dört yıldır bu anı bekledim ve bu anın hayalini kurdum.” 2011'den 2008'i çıkarınca "ödrt" bulan ve bu şekilde aritmetik bir hata yapan Biliç sözünü şöyle tamamlamış: “Viyana’daki maçın rövanşını almak için mükemmel bir fırsatla karşı karşıyayız.”
En çok dikkatimi çeken ise Hiddink’le ilgili yorumu oldu. Hiddink’i ciddiye alıyor. Dünyanın en iyi takımlarını başarıya götüren hocanın bizde yarı-zamanlı kıvamında görev yaptığından haberi yok anlaşılan. Bir de Arda, Selçuk ve Mehmet Topal’dan çekiniyormuş.
HIRVAT MEDYASI NE DİYOR?
Hırvat gazeteciler bu açıklamadan memnun değiller. Zira, Biliç’i korkaklıkla suçlayanlar, Türkiye’yi gözünde büyüttüğünü iddia edenler var. Hırvat medyası daha cüretkar. Dnevnik gazetesi kura ile ilgili haberi şöyle bitirmiş:
“DAJTE NAM TE TURKE! EVO VAM İH. ILİ JESTE İLİ NİSTE...”
Tarafımca anlamına kesin olarak sadık kalınarak yapılan yarım-yamalak Türkçe çevirisi şöyle: “Türkiye’yi bize verin. İşte size fırsat! Ya şimdi, ya hiç bir zaman!”
Yugoslav iç savaşında gazetecilerin rolünü hatırlamamak olası değil.
İkinci maçı evlerinde oynamayı tabii ki de büyük avantaj olarak görüyorlar. İkinci maçı İstanbul cehenneminde oynamamaları onlar için bir avantajmış.
Eski Trabzonsporlu Vugrinec ise geçenlerde Jutarnji List gazetesinde Trabzon’daki üç yıllık deneyiminden yola çıkarak Türklerin ne derece fanatik olduklarıyla ilgili bir röportaj vermiş. Trabzon'la İstanbul arasındaki mesafenin (1183 km) Zagreb'le İstanbul arasındaki mesafeden (1359 km) birazcık daha az olduğundan haberleri yoktur muhtemelen.
Bu iki yazıdan anlaşılan şu: “Türkiye’deki maçı en az zararla atlatırsak bize her yer Trabzon!” (Pardon: “Bize her yer Zagreb”)
Maçın Zagreb’deki Maksimir Stadyumu’nda oynanması muhtemel. Maksimir Yugoslav iç savaşının başladığı yer olarak bilinir. Mayıs 1991’de Dinamo Zagreb ve Kızılyıldız arasında Maksimir Stadyumu’nda oynanan maç bu kanlı süreçte kıvılcımın çakıldığı yer olarak betimlenir.
Fakat, fanatik taraftarlara sahip Hajduk’un kenti Split de bu kritik maça ev sahipliği yapmaya talip.
Şahsen Kasım ayında buz gibi bir Habsburg kenti olan Zagreb’e gideceğime, Adriyatik’in Akdeniz kokulu Split cennetinde maç izlemeyi tercih ederim.
24 Ekim 2009 Cumartesi
BİR DAHA MÜMKÜNSE BOSNA’YLA AYNI GRUBA DÜŞMEYELİM
Bosna Kralı Tvrtko’nun 1389 yılında Kosova Meydan Savaşı’nda Sırbistan Kralı Lazar’ın yanında Osmanlı’ya karşı savaşması sizleri yanıltmasın. O dönem hakkında inceleme yapan hemen herkes bilir ki Anadolu Beylikleri de Türkmen kabileler üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Osmanlı’yla çatışmaya girmekten çekinmemiştir. Yani Tvrtko’nun Lazar’ın yanında savaşa girmesi Türk düşmanı olduğu anlamına gelmez. Olsa olsa Osmanlı idaresi altına girmeyi istemediğini gösterir. Osmanlı’dan önce de Bosnalıların Türk boylarıyla ilişkileri vardı. Bektaşi dedelerinin bu topraklardaki varlığı ve bu gönül insanlarına Bosnalıların gösterdikleri misafirperverlik bilinir. Hatta denir ki, Bektaşi dedeleriyle Bosnalılar’ın bu gönül muhabbeti, Osmanlıların bu zorlu coğrafyada hâkimiyet kurmasını kolaylaştırmıştır. Hatta bu muhabbet öyle bir seviyedeydi ki, 1878 yılında Bosna’yı ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bölgedeki siyasi hâkimiyetini kurabilmek için Bosnalı Müslümanların İstanbul’daki Şeyhülislam’a bağlı olmalarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Bosnalılar dinlerini “Türk tipi Müslümanlık” olarak tanımlar, hatta Saraybosna’da yeni türeyen Türkleri de bu yüzden biraz garipserler: ”Biz Türk tipi Müslümanız, ama bu yeni gelen Türkler bizi Arap tipi Müslüman yapmaya” çalışıyorlar.
Bu futbol kültürü bloğunda Bosnalıların ve Türklerin muhabbetini uzun uzun yazacak değilim. Sadece son dönemde Bosna ile Türkiye’nin yaşadığı yoğun maç trafiğinden bahsetmeden önce bir paragraf açıp mevzuya öyle girmek istedim. Bosna-Türkiye dostluğu çok sağlam bir tarihi ve kültürel arka plana sahip. Bosnalı Sırpların Sırbistan’la, Bosnalı Hırvatların da Hırvatistan’la haşır neşirlikleri Bosnalı Müslümanlar; yani Boşnakları Türkiye’ye daha da yakınlaştırıyor: “Sizin Zagreb’iniz, Belgrad’ınız varsa bizim de İstanbul’umuz var!” Türkiye-Bosna milli maçları, ya da Avrupa kupalarında karşılaşan Türk ve Bosna takımları bu atmosferde oynuyorlar. Bosna tribünlerinde çoğu zaman Türk bayraklarını görürsünüz. İlginçtir, 16 Ağustos 2000 tarihine kadar kimsenin aklına kardeş Bosna’yla dostluk maçı yapmak aklına gelmemiş. Yere göğe sığdıramadığımız kardeş Bosna’yla bağımsızlıklarından ancak sekiz sene sonra maç yapmışız. Saraybosna’da Koşevo Stadyumu’nda yapılan maçta da 2-0 yenilmişiz. Ondan bu yana da oynadığımız başka dostluk maçı yok. Fakat şu feleğin işine bakın ki son iki turnuvada da Bosna-Hersek’le aynı gruba düştük. 2008 Avrupa Şampiyonası grup eleme maçlarının ilki 2 Haziran 2007’de Saraybosna’daydı. İlk golü atmamıza rağmen Boşnaklar Fatih Terim’e güzel bir ders verdiler: Maç 3-2 Bosna’nın galibiyetiyle sona erdi. Bu maçın rövanşı 21 Kasım 2007’de oynandı. Daha doğrusu iki taraf da oynuyormuş gibi yaptı. Gruptan çıkma ihtimali kalmayan Bosna “oynuyormuş” gibi yaparak, Türkiye’yi fazla yormadan 1-0 gibi makul bir skorla yenildi. Eleme grubundan çıkamayan Macaristan gazetelerinin manşeti manidardı: “Türkiye-Bosna: Ebedi Dostluk”. Bu maçtan aldığımız üç puanla Avusturya-İsviçre yolu millilerimize açıldı.
Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’la eşleştiğimiz maç öncesi Boşnakların bu maçtaki olası tutumları hakkında görüşlerimi daha önce bu blogda yazmıştım:
Bkz: ZAGREB ĆE BİTİ TURSKA MAHALA
.png)
Nitekim maç sonrası olaylar Boşnakların ulusal takımımızın zaferiyle nasıl sevindiklerine de bu sayfalarda yer vermiştim:
Bkz. TÜRKİYE-HIRVATİSTAN MAÇINDAN SONRA BOSNA’DA KARGAŞA
Güney Afrika 2010 için kuralar çekildi ve yine Bosna’yla aynı gruba düştük. Bu sefer Bosna’nın Türkiye için kolay lokma olmayacağını belirtmiştim:
Bkz.TÜRKİYE’Yİ SÜRPRİZ BEKLİYOR
Yeni bir teknik direktörle yeni bir hava yakalayan Bosna-Hersek Ulusal Takımı 11 Ekim 2008’de İnönü Stadyumu’nda Türkiye’yle oynayacaktı. Bu maç öncesi Bosna teknik direktörü Ciro’nun “Türkiye forması giymeyin” yönündeki açıklaması da yine bu sayfalarda yer aldı:
Bkz. "TÜRKİYE FORMASI GİYMEYİN" NE DEMEK?
Sadece milli takıma değil, Türk takımlarına ait forma ve atkılara, hatta sadece üç büyüklerin değil, Boluspor gibi Süper Lig’de olmayan takımların aksesuarlarına bile rağbet eden Bosnalılar’ın Ciro’nun “Yahu her maça Türkiye formasıyla, bayrağıyla geliyorsunuz, bari Türkiye’ye karşı oynadığımız maça sadece Bosna forması ve bayrağıyla gelin” şeklindeki yakarışı bu blog vasıtasıyla medyamızda yer alır almaz, “sağ”duyulu futbolseverlerimiz bu çağrıda “mihrak” aramakta gecikmediler. Bosnalılar her hangi bir sürpriz yapmadılar. İlk golü atmalarına rağmen “Türkiye’ye ilk golü atan kaybeder” kuralı bu maçta da işledi: 2-1. Maçı izleyen 1600 Boşnak arasında Türkiye formaları, atkıları ve bayrakları görmek de mümkündü. Boşnaklar her maç bu tarz samimilikleri bize göstermekten çekinmiyor. Ama Türklerin Boşnaklara böylesine bir “sıcak” yapmaktan imtina etmesi de gözlerden kaçmıyor. Bilakis, Boşnakların meşale yakmaları yuhalanıyor. Bosnalı taraftarlar milli marşları okunurken “Jedna si Jedina” yani Bosnalı Sırplar tarafından kabul edilmeyen kendi “has Bosnalı” marşlarını okuyarak protesto ederken, ya da AB tarafından dayatılan bayraklarını indirip kendi tarihi “altın zambaklı” bayraklarını asarken de bizim tribünlerden nedense homurtular ve yine yuhalamalar başlıyor. Nedeni biraz cahillik, biraz da başka şeyler. Bosna aslında 9 Eylül 2009’da Zenica’da oynanan maçta da bir sürpriz yapmadı. O maçta da bolca Türk bayrağı vardı ve Bosna ile Türkiye 1-1 berabere kaldı. Ama Türkiye gruptan çıkamamıştı. Baraj maçlarına kalma hakkını elde eden taraf Bosna-Hersek olmuştu. Ders almasını değil, ders vermesini seven Fatih Terim’in Emre B.’de vücut bulan futbol ahlakı aslında Bosna’ya değil ama Belçika’ya takılmıştı, ama Bosna bize bunu nasıl yapabilirdi? Haddini bilmemişti. Futbolseverlerimizin hedefi olmaya hak kazanmıştı.
Bosnalılar Türklerle Bosnalılar arasında şöyle bir benzetme yaparlar: “Türkiye ve Bosna kardeştir. Türkiye büyük ağabeydir, Bosna ise küçük kardeş. Küçük kardeş de arada büyük ağabeyi yenmek istemez mi?” Bizim de Bosna’yı evden biri olarak gördüğümüz kesin. Osmanlı’da yaşayan çeşitli halkları, özellikle de bizlere yakın olanları “tebaa” olarak görmekten kaynaklansa gerek, Bosna bizim için “küçük kardeş”ten çok “evdeki besleme” gibi: Sadık, kimin patron olduğunu bilen…
Ben artık Bosna ile Türkiye’nin aynı gruba düşmesini istemiyorum. Yugoslav ekolünden gelen diğer eski Yugo kardeşleri gibi futbol arenasında yavaş yavaş daha iyi yerlere gelen Bosna futbolundan korkumdan değil. Sonuçta 8-0’lık mağlubiyetlerle büyümüş bir kuşaktanım. Yenilgiyi kaldırabiliyorum ama kaldıramadığım başka şeyler var. Bosna’nın Ermenistan ve Estonya maçları öncesinde Bosna’daki dedikodu gazetesi Erivan ve Riga’ya Türkiye’den önemli miktarda para gittiğini söylüyordu. Bu ise Türkiye’de kimse tarafından garipsenecek bir durum değildi. Ankara’da bir kahvede Bosna-Ermenistan maçını izlerken Ermenistan’ın her atağında heyecanlanan bir amcanın şu sözleri kulağımda çınlıyor hala: “Şu milli takım bizi Ermenistan taraftarı yaptı ya, helal olsun!” Dünya yolsuzluk şampiyonasında her zaman prestijli bir konuma sahip olan güzel yurdumuzda Erivan ve Riga’ya teşvik primi gönderildiği iddiaları çok da şaşırtıcı değildir sanırım. “Sağ”duyulu Türk futbolseverlerin gösterdikleri hazımsızlık, karşı tarafı bir şekilde “hakir” görme durumu kaldıramadığım şeyler. Ebedi kardeşimiz Bosna’nın gruptan çıkmasını engellemek için en son seçimlerde AB’ye Türkiye’nin alınmaması gerekliliği yönünde propagandanın taraftar topladığı Estonya’ya ve sevgili komşumuz Ermenistan’a teşvik primi gönderildiği iddiaları ise midemi bulandırıyor. Yanlış anlaşılmasın; midemi bulandıran şey teşvik primi gönderildi denilen ülkelerin Estonya ve özellikle de Ermenistan olması değil. Bu kadar “sağ”duyulu bir ülkenin bu kadar midesiz oluşu…
Ol bu sebeplerden ötürü artık mümkünse Bosna ile aynı gruba düşmeyelim diyorum.
19 Haziran 2008 Perşembe
ZAGREB ĆE BİTİ TURSKA MAHALA
BOSNA HERSEK - HIRVATİSTAN
Stadyum: Koševo
Tarih: 22 Ağustos 2007
Saraybosna Film Festivali olanca hızıyla devam ediyor. Saraybosnalılar mümkün olan en fazla sayıda filmi izleyebilmek için o sinemadan bu sinemaya koşturuyor. Benim favorim daha çok eski Yugoslavya coğrafyasında çekilmiş yeni filmler. Bir de Ankara’daki öğrencilik yıllarımdan alışkanlık, kısa filmler ve belgeseller. Beleş olduğu için belgesel ve kısa filmleri kaçırmazdık... 14:30’da “Karneval” isimli bir belgesel var. Karadağ-Bosna ortak yapımı bu belgeselde büyük ağabey Sırbistan’ın günahlarını paylaşmaya yanaşmayan Karadağ’ın savaş yıllarında Bosnalı mültecilere yaptığı eziyetler konu edinilmiş. Belgeselin yapımcısı tanıdık bir isim: Boro Kontić. Karadağ kökenli gazeteci ve aynı zamanda da fanatik bir Željeznićar taraftarı olan Boro (yani Bora) Grbavica’daki hiç bir maçı kaçırmıyor. Kombine bileti var. Alan araştırmalarında ilk başvuru kaynakları her şeyden haberi olan, olanı biteni bilen gazetecilerdir. Nitekim Boro da araştırmamın başından itibaren Saraybosna Medya Merkezi’nde bazen bir kahve, bazen bir kadeh rakı eşliğinde bitmek bilmeyen sorularımı sabırla yanıtlamıştır.
Sinema salonuna doğru koştururken festival standlarının orada tanıdık bir yüz geçiyor yanımdan. Ama kim olduğunu çıkaramıyorum bir türlü. Sinema salonuna girerken ayılıyorum: Jeremy Irons! Ne korumalar, ne de sürekli imza isteyen rahatsız edici bir insan yığını var etrafında. Saraybosnalılar sanatın her alanına bu kadar meraklıyken sanatçıları sıkboğaz etmeyen bir mizaca sahipler. Belki de Saraybosna’nın savaş sırasında bile sanatçılarca çekiciliğini korumuş olması bundandır. Not olarak düşelim: On dördüncüsü düzenlenen film festivalinin ilki 1995 yılında, yani savaş sırasında yapılmış.
Filmden sonra şehir merkezinde dolaşıyorum. Saraybosna’nın ana caddesi savaş meydanına dönmüş. Ben filmdeyken Hırvat ve Bosnalı taraftarların çatışmalarına sahne olmuş Mareşal Tito Caddesi. Bugün önemli bir maç var: Bosna Hersek – Hırvatistan “dostluk” maçı.
İlk bakışta bu iki komşu ülkenin arasındaki dostluk maçı çok da önemli değil gibi görünüyor. Ama yakın tarih büyük trajedilere tanıklık etmiş. 1992-95 savaşı başında Bosnalı Sırplara karşı Boşnaklarla birlikte savaşan Hırvatlar, milliyetçi liderlerin kışkırtmasıyla dünyanın gözü önünde parça parça edilen Bosna’dan bir pay alabilmek için üçüncü bir cephe açmışlar. Savaşın en şiddetli yaşandığı yer ise Mostar. Hırvatlar ve Boşnaklar arasındaki sınırın belirlendiği Šantićeva Caddesi’nin her iki yanındaki binalar hâlâ kullanılamaz durumda, çoğu yıkık. Önce Boşnak kısmındaki Sırp Ortodoks kilisesini bombalayan Hırvat topçusunun bununla da yetinmeyerek bir arada yaşamın simgesi olan güzelim Mostar köprüsünü yıkmasının görüntüleri hafızalarımızda yer etmiştir. Savaştan sonra Bosna ve Hırvatistan hükümetleri arasında görece iyi ilişkilerden bahsedebilsek bile, Mostar’da yaşanılanlar unutulmuşa benzemiyor. İki yıl önce Almanya’daki Dünya Kupası’nda Hırvatistan’ın Brezilya ile oynadığı maç esnasında ve sonrasında başta Mostar olmak üzere Bosna’da Bosnalı Hırvat ve Boşnak nüfusun birlikte yaşadığı yerlerde gerilimler olmuş, hatta yer yer ciddi çatışmalar meydana gelmişti. Etnik bağlarla Hırvatistan’a bağlı olan Bosnalı Hırvatlar Hırvatistan’ı, bunun karşısında Boşnaklar da Brezilya’yı destekleyince kıyamet kopmuştu. 20 Haziran’daki Hırvatistan-Türkiye maçı ise benzer, hatta daha yoğun gerilimlere neden olabilir mi acaba? Bunun yanıtı biraz da bir yıl önce oynanan Bosna-Hırvatistan dostluk maçında saklı.

Maç esnasında Hırvat taraftarlar Bosnalı taraftarların üzerine meşale atmaya kalkışmaları, Güney tribününde polisle Hırvat taraftarlar arasında arbede çıkmasına neden oluyor. Maç boyunca Bosnalıların tezahüratlarından biri de “Zagreb će biti turska mahala”. Şaşırıyorum. Anlamı şu: Zagrep Türk mahallesi olacak.” Daha önce 25 Şubat 2006 tarihinde Koševo’da oynanan Sarajevo-Slavija maçındaki izlenimlerimi anlatırken Bosnalı futbolseverlerin Türkiye’ye karşı sempatilerinden bahsetmiştim. Ama bu kadarı beni de şaşırtıyor. Adnan’a dönüp; “Yahu artık bizi bu meselelere karıştırmasanız. Buraları terk ettiğimiz neredeyse iki yüzyıl olacak ama sizin yüzünüzden hâlâ hem Sırplarla hem de Hırvatlarla papaz oluyoruz!” diyorum. Adnan’ın cevabı net: “Biz de sizin yüzünüzden çekiyoruz yaşadığımız her türlü sıkıntıyı!”. Ne diyeyim; o da haklı. Savaş sırasında Almanya’da yaşayan Adnan doğal olarak bir çok Türk’le tanışmış. Bir Türk tanıştığı yabancılara ilk olarak ne öğretir? Evet, Adnan da arada “ana avrat” diye tabir ettiğimiz Türkçe küfürlerden savuruyor Boşnakça seçme küfürlerin yanında tabii.
EURO 2008’de Türkiye’nin Hırvatistan’la oynayacağı çeyrek final maçı öncesi bu sloganı hatırlıyorum: “Zagreb će biti turska mahala”. Brezilya-Hırvatistan maçı sırasında bile olay çıktığına göre, Hırvatistan Türkiye ile maç oynadığı zaman ne olur acaba diye düşünüyorum. Mostar, futbol kaynaklı şiddet olayları açısından meşhur bir kent. İkinci Dünya Savaşı sırasında bölgedeki faşist Hırvat (Ustaşi) rejiminin desteğini arkasına alan Mostar takımı Zrinjski Yugoslavya döneminde yasaklanmış. Yugoslavya dağıldıktan sonra Bosnalı Hırvat milliyetçilerinin ilk yaptığı işlerden biri de bu kulübü yeniden kurmak olmuş. Velež taraftarları bu duruma çok kızgın. Bunun iki nedeni var. Birincisi Velež takımı Bosna, daha doğrusu Hersek kimliğinin en önemli kurumlarından biri. Mostar’ın tamamını kucaklayan bir takım olan Velež’in karşısına bölücü bir aşırılığın timsali olarak ortaya çıkan Zrinjski’ye Velež taraftarlarının sempatiyle yaklaşmaması şaşırtıcı bir durum değil aslında. Velež taraftarlarını kızdıran ikinci nokta da daha önce Velež’in stadyumu olan Mostar’ın Batı, yani Hırvat kesimindeki Bijeli Brijeg’in savaş sonrasında bir katakulliyle 49 seneliğine Zrinjski’ye verilmiş olması. Zrinjski-Velež maçlarının hemen hemen tamamında Mostar sokakları kimi zaman ufak tefek, kimi zaman da büyük kavgalara sahne oluyor. Özellikle de maçlar Velež’in eski stadyumunda oynandığı zaman Batı yakasına geçen Velež taraftarları stadyum yolu üzerindeki toplu konutların oradan geçerken apartmanlardan yağan kavanoz, kapkacak ve benzeri eşyalarla muhatap olmak durumundalar. Zrinjski-Velež rekabeti bazen çok ilginç görünümlere de bürünebiliyor; geçtiğimiz sezon UEFA Kupası’nda Sırbistan takımı Partizan’la eşleşen Zrinjski’nin Mostar’da oynadığı maçta onlarca kişi iki takımın taraftarları arasında çıkan kavgada yaralanmıştı. Bu maçta bazı Velež taraftarları Partizan’ı desteklemişti. Bununla birlikte Brezilya-Hırvatistan maçında çıkan olayların ilk olarak Mostar’da başlamış olması ve Mostar’daki Zrinjski-Velež rekabeti 20 Haziran 2008 tarihindeki Türkiye-Hırvatistan maçı sırasında Mostar’da neler yaşanabileceği konusunda önemli ipuçları veriyor. Bosna Federal TV’nin 18 Haziran akşamında verdiği habere göre Mostar polisi maç sırasında, öncesinde ve sonrasında yaşanabilecek olaylar için şimdiden önlemlerini almış durumda. Zagreb’in Türk mahallesi olmayacağı aşikâr ama Mostar’ın en azından yarısının Türk mahallelerini aratmayacağı da belli gibi.
Maça gelince... Bosnalı arkadaşlarımdan şimdiye kadar maçla ilgili bir yorum gelmedi. Balkanlar’da uzun zamandır “110 metreye 70 metrelik nizami çim saha” futbol ile ilgili olarak en son akla gelen şey...
