Bosna Kralı Tvrtko’nun 1389 yılında Kosova Meydan Savaşı’nda Sırbistan Kralı Lazar’ın yanında Osmanlı’ya karşı savaşması sizleri yanıltmasın. O dönem hakkında inceleme yapan hemen herkes bilir ki Anadolu Beylikleri de Türkmen kabileler üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Osmanlı’yla çatışmaya girmekten çekinmemiştir. Yani Tvrtko’nun Lazar’ın yanında savaşa girmesi Türk düşmanı olduğu anlamına gelmez. Olsa olsa Osmanlı idaresi altına girmeyi istemediğini gösterir. Osmanlı’dan önce de Bosnalıların Türk boylarıyla ilişkileri vardı. Bektaşi dedelerinin bu topraklardaki varlığı ve bu gönül insanlarına Bosnalıların gösterdikleri misafirperverlik bilinir. Hatta denir ki, Bektaşi dedeleriyle Bosnalılar’ın bu gönül muhabbeti, Osmanlıların bu zorlu coğrafyada hâkimiyet kurmasını kolaylaştırmıştır. Hatta bu muhabbet öyle bir seviyedeydi ki, 1878 yılında Bosna’yı ilhak eden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bölgedeki siyasi hâkimiyetini kurabilmek için Bosnalı Müslümanların İstanbul’daki Şeyhülislam’a bağlı olmalarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Bosnalılar dinlerini “Türk tipi Müslümanlık” olarak tanımlar, hatta Saraybosna’da yeni türeyen Türkleri de bu yüzden biraz garipserler: ”Biz Türk tipi Müslümanız, ama bu yeni gelen Türkler bizi Arap tipi Müslüman yapmaya” çalışıyorlar.
.png)
İlginçtir, 16 Ağustos 2000 tarihine kadar kimsenin aklına kardeş Bosna’yla dostluk maçı yapmak aklına gelmemiş. Yere göğe sığdıramadığımız kardeş Bosna’yla bağımsızlıklarından ancak sekiz sene sonra maç yapmışız. Saraybosna’da Koşevo Stadyumu’nda yapılan maçta da 2-0 yenilmişiz. Ondan bu yana da oynadığımız başka dostluk maçı yok. Fakat şu feleğin işine bakın ki son iki turnuvada da Bosna-Hersek’le aynı gruba düştük. 2008 Avrupa Şampiyonası grup eleme maçlarının ilki 2 Haziran 2007’de Saraybosna’daydı. İlk golü atmamıza rağmen Boşnaklar Fatih Terim’e güzel bir ders verdiler: Maç 3-2 Bosna’nın galibiyetiyle sona erdi. Bu maçın rövanşı 21 Kasım 2007’de oynandı. Daha doğrusu iki taraf da oynuyormuş gibi yaptı. Gruptan çıkma ihtimali kalmayan Bosna “oynuyormuş” gibi yaparak, Türkiye’yi fazla yormadan 1-0 gibi makul bir skorla yenildi. Eleme grubundan çıkamayan Macaristan gazetelerinin manşeti manidardı: “Türkiye-Bosna: Ebedi Dostluk”. Bu maçtan aldığımız üç puanla Avusturya-İsviçre yolu millilerimize açıldı.
Avrupa Şampiyonası’nda Hırvatistan’la eşleştiğimiz maç öncesi Boşnakların bu maçtaki olası tutumları hakkında görüşlerimi daha önce bu blogda yazmıştım:
Bkz: ZAGREB ĆE BİTİ TURSKA MAHALA
.png)
Nitekim maç sonrası olaylar Boşnakların ulusal takımımızın zaferiyle nasıl sevindiklerine de bu sayfalarda yer vermiştim:
Bkz. TÜRKİYE-HIRVATİSTAN MAÇINDAN SONRA BOSNA’DA KARGAŞA
Güney Afrika 2010 için kuralar çekildi ve yine Bosna’yla aynı gruba düştük. Bu sefer Bosna’nın Türkiye için kolay lokma olmayacağını belirtmiştim:
Bkz.TÜRKİYE’Yİ SÜRPRİZ BEKLİYOR
Yeni bir teknik direktörle yeni bir hava yakalayan Bosna-Hersek Ulusal Takımı 11 Ekim 2008’de İnönü Stadyumu’nda Türkiye’yle oynayacaktı. Bu maç öncesi Bosna teknik direktörü Ciro’nun “Türkiye forması giymeyin” yönündeki açıklaması da yine bu sayfalarda yer aldı:
Bkz. "TÜRKİYE FORMASI GİYMEYİN" NE DEMEK?
.png)
Bosna aslında 9 Eylül 2009’da Zenica’da oynanan maçta da bir sürpriz yapmadı. O maçta da bolca Türk bayrağı vardı ve Bosna ile Türkiye 1-1 berabere kaldı. Ama Türkiye gruptan çıkamamıştı. Baraj maçlarına kalma hakkını elde eden taraf Bosna-Hersek olmuştu. Ders almasını değil, ders vermesini seven Fatih Terim’in Emre B.’de vücut bulan futbol ahlakı aslında Bosna’ya değil ama Belçika’ya takılmıştı, ama Bosna bize bunu nasıl yapabilirdi? Haddini bilmemişti. Futbolseverlerimizin hedefi olmaya hak kazanmıştı.
Bosnalılar Türklerle Bosnalılar arasında şöyle bir benzetme yaparlar: “Türkiye ve Bosna kardeştir. Türkiye büyük ağabeydir, Bosna ise küçük kardeş. Küçük kardeş de arada büyük ağabeyi yenmek istemez mi?” Bizim de Bosna’yı evden biri olarak gördüğümüz kesin. Osmanlı’da yaşayan çeşitli halkları, özellikle de bizlere yakın olanları “tebaa” olarak görmekten kaynaklansa gerek, Bosna bizim için “küçük kardeş”ten çok “evdeki besleme” gibi: Sadık, kimin patron olduğunu bilen…
Ben artık Bosna ile Türkiye’nin aynı gruba düşmesini istemiyorum. Yugoslav ekolünden gelen diğer eski Yugo kardeşleri gibi futbol arenasında yavaş yavaş daha iyi yerlere gelen Bosna futbolundan korkumdan değil. Sonuçta 8-0’lık mağlubiyetlerle büyümüş bir kuşaktanım. Yenilgiyi kaldırabiliyorum ama kaldıramadığım başka şeyler var. Bosna’nın Ermenistan ve Estonya maçları öncesinde Bosna’daki dedikodu gazetesi Erivan ve Riga’ya Türkiye’den önemli miktarda para gittiğini söylüyordu. Bu ise Türkiye’de kimse tarafından garipsenecek bir durum değildi. Ankara’da bir kahvede Bosna-Ermenistan maçını izlerken Ermenistan’ın her atağında heyecanlanan bir amcanın şu sözleri kulağımda çınlıyor hala: “Şu milli takım bizi Ermenistan taraftarı yaptı ya, helal olsun!” Dünya yolsuzluk şampiyonasında her zaman prestijli bir konuma sahip olan güzel yurdumuzda Erivan ve Riga’ya teşvik primi gönderildiği iddiaları çok da şaşırtıcı değildir sanırım. “Sağ”duyulu Türk futbolseverlerin gösterdikleri hazımsızlık, karşı tarafı bir şekilde “hakir” görme durumu kaldıramadığım şeyler. Ebedi kardeşimiz Bosna’nın gruptan çıkmasını engellemek için en son seçimlerde AB’ye Türkiye’nin alınmaması gerekliliği yönünde propagandanın taraftar topladığı Estonya’ya ve sevgili komşumuz Ermenistan’a teşvik primi gönderildiği iddiaları ise midemi bulandırıyor. Yanlış anlaşılmasın; midemi bulandıran şey teşvik primi gönderildi denilen ülkelerin Estonya ve özellikle de Ermenistan olması değil. Bu kadar “sağ”duyulu bir ülkenin bu kadar midesiz oluşu…
Ol bu sebeplerden ötürü artık mümkünse Bosna ile aynı gruba düşmeyelim diyorum.